Samsun tatil cenneti olsun..

Şu an yazıyı yazdığım yer Didim Akbük. "Gözünü sevdiğimin teknolojisi" mi diyeyim, "Hay Allah, yaşam şartları ne zor, tatilde bile çalışmak zorundayız" mı diyeyim bilemiyorum.

Denizin kokusu her yerde aynı değilmiş. Kokuyu değiştiren şey ise hava sıcaklığı ya da bitki örtüsü diyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü sebep insan psikolojisi... Yeni farkettim...

Samsun'un 'en deniz' yerinde oturuyorum altı yıldır. Her sabah oğlum o "koca yürekli su birikintisine" selam vererek açar gözlerini... Kumsa kum, güneşse güneş, yaz ise yaz...

Ama Akdeniz-Ege kıyılarının havası bir başka. Çünkü buraya tatile geliniyor. Önümdeki yoldan elinde valizli insanlar geçiyor. Konar-göçer bir karesi var fotoğrafların.

"Dinlenmeye geldik" diyor insanlar... Belki de benim gibi tüm yılında denizle gözlerini kapayıp dalgayla uyuyanlar bile...

Öyleyse değişen mekanlar değil. Mekana giden kendimiziz değişen... Algıları değişen kendimiz... Bir tatil yöresine gitmek olmuyor asıl istediğimiz. Bir yıl içinde hayat debdebesini tekmelediğimiz sıkıntıların mekanından uzaklaşmak istiyoruz. Gittiğimiz yerde insanların hepsinin bizim gibi sıkıntısızlık aramak için geldiğini hayal ediyoruz. Biz mekanları değil, mekanın içindeki stresli yaşamda kendimizi bırakıyor, farklı bir insan olarak "farklı" bir mekana geliyoruz.

Geldiğimiz yerde çalışıyor ve yaşıyor olsak, tatil için, bugün terkettiğimiz yerlere gelmeyi isteyecektik belkide.

Didim'de öğretmen olsaydım, yaz tatilimi geçirmek için Samsun Atakent'in sakinliğini özlerdim. Tanımadığım insanlarını, ılık esen rüzgarını...

O zaman Samsun benim için "sorumsuzluğun" mekanı olurdu. Özgürlük hissettiğim yer olurdu. "Burası deniz kenarı, tatil yeri" diyerek şortla ve üzerimde incecik bir tülle "karşıdaki" bakkala gidebilirdim. Tıpkı tatil için çok uzaklardan evimin önünde kamp kurmaya gelenlerin gittiği gibi... Ama maalesef balkondan mayoyla sahile bile gitmiyorum.

Demek ki değişen mekanlar değil. Demek ki değişen, mekanlara götürdüğümüz ya da mekanlara götürmemek için yaşadığımız yerde bıraktığımız kendimiz...

Hayatı tatil gibi yaşabilir miydik diye düşünüyorum...

Yani bölseydik bir günü, bir yılı böldüğümüz şekilde... "Bir yılın 11 ayı çalışma, bir ayı dinlenme" diyerek böldüğümüz gibi bir günü bölseydik, çalışma mekanı ile tatil yerini de birleştirebilir miydik? Her gün bir yıllık yorgunluğu atmış gibi kalkabilir miydik her sabah yeni güne...

Sabah saat yedide uyanıp iş kıyafetlerini giyinip işe gider, akşam eve geldiğimizde de sanki 20 saat yolculuk yapmış da Akdeniz kıyılarına gelmiş gibi hafifçe batan güneş altında serilsek Karadeniz'in kumuna, bıraksak tüm yorgunluğu kara suyuna...

Günde sekiz saat çalışıp dört saat tatil yapsak... Tüm yılı hergün birer birer tatil gibi yaşasak...

Sanırım yaşanabilirdi. Kendi adıma, tatilden sadece dinlenmiş olarak değil bir kurgu ile de dönebileceğim için kendimi yine karlı saydım bugün...

Denizse deniz, kumsa kum, güneşse güneş... O zaman yaşadığımız şehri sorunsuzlaştırmaya ve sıkıntılardan uzak bir tatil yeri ama sorumluluklarının bilincinde bir özgürlüğün mekanı haline getirmek bizim elimizde...

"Gözünü sevdiğimin teknolojisi... Sayende iyi ki tatilde bile çalışabiliyoruz."

Hepinize iyi tatiller...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Neval Sultan Arşivi
SON YAZILAR