Ahmet Ufuk Erkan

Ahmet Ufuk Erkan

ŞÜKÜRBAZ

A+A-

[ Yıllar geçer, yazılar eskir. Yazıların, en azından insana dair bazı kısımlarının eskimemesi, yıllar sonra da okunabilmesi güzel oluyor; eskimemiş gibi oluyor yazı. İnsan halleri, insan manzaraları, olaylara yukardan bakış… Yapılan bir geziden elimizde kalanlardı aşağıdaki yazı. Tekrar okunabilirliği var sanki…]

Kahramanmaraş’ın, Emekliler Parkı’nda –Ulu Camii önündeki park; takılanlarının ekserisi emekliler olduğundan, halk arasında böyle de adlandırılıyor- pırıl pırıl sandığıyla oturan ve çevresini yuvarlak demirlerle, brandalarla dükkânlaştırmış bir ayakkabı boyacısı, duvara şu yazıyı asmış, parlak madeni bir zemine kırmızı harflerle: “ Babadan kalma İmparator Cemal Çiçek/ Her renk ayakkabı boyanır/Ayakkabı rengi değiştirilir/ Meslekte 52.yıl/ İmza: İmparator…

Hangi meslek olursa olsun, ona, o mesleğe yani, mesleğin erbabıdır “asalet” katan. Severek, tüm incelikleri gözetilerek yapılan işler asil işler haline gelir ve erbabını da “asil” kılar. Elli iki yıl aynı işi yapmak, o işi babadan devralmak, sürdürmek… Bu demektir ki eksik iş yapamaz bu usta. Rengini değiştirdiği ayakkabının boyası yağmurda akamaz, alttan eski renk gözükemez… Sapasağlam yapmalı işini. Ve öyle de yapmış ki “imparator”…

Bu şehrin ayakkabı boyacıları pek sandık taşımaz. Sandık taşıyorsa, daha kalıcı, kendine has müşterisi var demektir. Özellikle, okuldan artan zamanlarında bu işle iştigal eden çocuklar, boya malzemelerini bir naylon torbada taşırlar. Yere dizdikleri malzemeleri, evlerine giderken yine torbaya yerleştirir, dürüp koltuk altlarına alırlar.

Her şehirde oturacak mekânlar bulmuşumdur ve her gidişimde oralarda otururum. Yabancı şehirde “asla” berbere gitmem, ayakkabı boyatmam. Denedim çünkü sizin bir dahaki gelişinizde, o berber oradan taşınmış oluyor, o boyacıyı tekrar bulamıyorsunuz. Nasılsa, kalacağınız süre kısıtlıdır, gider kendi şehrinizde halledersiniz bunları. Yani ben böyle düşünüyorum.

Her gelişimde takıldığım mekânın geniş balkonundayım. Merdivenleri üçer-beşer atlayarak, yaramazlığı yedeğine almış bir boyacı, taş patlasın on üç, on dört yaşlarında, ayakkabılarımızı işaret ederek, “boyansın abi” diyor. Kafasının sol arka tarafında, yarım daire şeklinde, üzerinde saç bitmeyen bir dikiş izi var. Oldukça geniş bir yer işgal etmiş… Ayakkabılarımızı işaret eden parmak, bileklerden başlayan, siyah ve kahverenginin her tonuyla renk değiştirmiş. Tırnak arası simsiyah… Biraz da mecburiyetten, çünkü bu şehirde ayakkabıların toza bulanması mukadder, uzatıyorum ayakkabılarımı, diğer arkadaşlar da uzatıyorlar. O, kafasında sıraya koyuyor bizi, ayakkabılara bakarak inerken merdivenden…

Daldığım gazeteden, “buyur abi” uyarısıyla kaldırıyorum başımı. Başta ettiğim pazarlıktan fazla verince, üstünü vermeye davranıyor. Üstü alınmayınca da içten bir teşekkür… Adını soruyorum, sadece adını soracağım, kararım bu. “Fahri” diyor… “Sekizdeyim. Babam ölünce… İşte böyle…” Eyvah… Sorduğuma bin pişmanım. Biliyorum, gerisini de anlatacak ve kalbimin, ruhumun kalıcı çentiklerine birini daha ekleyeceğim.

Ve öyle oluyor. Sormadan, sorulmadan, anlatıyor O… Adı, Fahri. Aslen Niğdeliler. Bu kafasındaki yara, o daha çok küçükken, dalgın dalgın pet şişeden su içerken olmuş. Eğilmeseymiş eğer, o minibüs ezmişmiş çoktan… “Şimdi sekizdeyim, saç yasak ya; lisede belli olmaz bu iz. Saç serbest biraz daha lisede…”

Anlatıyor Fahri… En berbat dersi İngilizce. Diğer derslerde “süper”. Hele “beden” dersi var ya, o dersin olduğu gün “ölse bile” gider kesinlikle… Fakat bu İngilizce… “Ne biçim bir dil yav. Okuması başka, yazması başka… Adamlar Türkçe öğreniyor mu ki? “

Güleceği bir şeyi anlatırken, sol elinin dışını sağ avuç içine vuruyor. Dizlerini karnına çekip gülüyor. Anlamasam da gülüyorum. Babası ölüyor sonra Fahri’nin. Kalpten gidiyor. Bunu derken, masadaki sigara paketine bakıp, “sigaradan” diyor. “Bırak bunu abi, çoluk çocuğun bizim gibi kalmasın”… Tatlıcı babası, seyyar tatlıcı… Tatlı almadan geçirdiğim “hijyenik” günlerime lanet ediyorum. Benim gibiler yüzünden, o tezgah ne kadar gün dolu gitmiştir o haneye kim bilir.

“En çok öğle yemeklerinde yoruluyor kafam. Dürümcünün önüne, ben diyeyim beş, sen de on… Yani tam almaya karar veriyorum, sonra vazgeçiyorum. Öyle öyle, alıyorum sonunda. Karnımı doyurmazsam annem de kızıyor. Fakat para işte… Alsan bir türlü, almasan bir türlü”. Şimdi gülecek, dizleri hafif yukarı kaldırıldı, el şaklatıldı… Gülüyor… Gırtlağıma çöreklenen yaşı bilmez. Ben de gülüyorum O’nunla çünkü.

“Deniz Feneri geldi bize. Buzdolabı, uydu, muydu… Yani ne gerekliyse bir eve… Allah razı olsun onlardan”. Sonra birden, zaten öyle birden konuşuyor, sorulmadan, geçişli cümlelerle… “Her cumaya giderim” diyor. “Allah’a yakarmak lazım, şükretmek lazım. Okul tatilken bir cuma, hiç siftahım yok, namazdan sonra yirmiyi geçtim”. Gülüyor yine: “Yakarmak lazım. Bizi duyar, halimizi görür… Yirmiyi geçtim o gün…”

Fahri, umarım hayallerindeki gibi iyi bir öğretmen olursun. Hani “beden, meden”… Sigara kullanmaz, çocuklarını bırakıp gitmezsin. Ve umarım, akıldanelere uyup, baban gibi “üçlemezsin” kendini güvende hissetmeden.

Asla karşılaşmayacağız. Lakin kalbimizin ve ruhumuzun çentiklerine ilave edeceğiz varlığını. Merak ederek… Şükürbaz küçük adam, şükürsüzlüğümüzü hatırlattın bize. Rahat rahvan hayatımıza hayıflanıp dururken, senin gibi bir şükürbazı karşımıza çıkartana hamdolsun…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum