• BIST 107.202
  • Altın 145,420
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • Samsun 23 °C
  • Ankara 21 °C
  • İstanbul 25 °C
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR
  • KÖKTAŞ'TAN SAMSUNSPOR'A ZİYARET
  • SAMSUNSPOR'DA DURMAK YOK
  • SAMSUNSPOR'UN RAKİBİ GİRESUNSPOR

Hükümet-Asker gerilim

Salih Parlak

“Hükümet ne iş yapar” diye sorsanız? Vereceğimiz cevap:

Yasama, yürütme ve yargı denilen kuvvetler ayrımını düzenler. Anayasamızın 7., 8. ve 9. maddeleri yasama yetkisini düzenler:  “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır” der.

Anayasamızın 10. maddesinde kanun önünde eşitlik: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Ama lobicilik... Son on yıl içinde, ülkemizde de çok sık duyulmaya ve telafuz edilmeye başlanan lobi ve lobicilik; bazen siyaset hayatımızın içinde, uluslararası platformlarda, bazen de iş dünyamızda, şirketlerarası, markalararası büyük yarışta kısaca birçok yerde karşımıza çıkıyor. Hol, koridor, ve kulis gibi anlamlara gelen lobicilik, daha çok “bazı yolsuz çıkarlar sağlamak amacıyla bir araya gelerek parlamento koridorlarında, nüfuslu çevrelerde, basında... çıkarcı bir siyaseti geçerli kılmaya çalışan kimselerin dilinde sakız olmuştur.

"Bir İkilemin Anatomisi" adlı kitapta AP-Ordu ilişkileri ve Demirel-Genelkurmay ilişkilerindeki "med-cezir"ler ilginç bir zeminde ele alınır. 964"ten itibaren 20 yıllık Adalet Partisi tarihinde Demirel politikalarının oluşturulmasında en baskın faktör Silahlı Kuvvetler olmuştur. Bu zor ve ince politikayı sürdürürken, birbiriyle çelişkili bir ikili söylem tutturmuştur:

Bir yandan Demirel, Yassıada düşüklerinden devraldığı bayrağı iyi kullanmış, tabanına "anti-militarist" mesajlar vermiş ve "milli irade" kavramına vurgu yapmıştır. Öte yandan ise, partisini ordunun gözünde meşru kılabilmek ve iktidarını koruyabilmek için orduya mübalağalı övgüler düzmüş; bu yolla askerin rolünü sıfırlamaya çalışmamıştır.

Bu iki söylem, her dönemde elele gitmiş; duruma, ortama, gelişmelere göre bazen biri, bazen diğeri öne çıkmıştır.

Sonuç? Demirel, 964 konuşmasından bu yana iki kez devrildiği sırada, ikinci yüzünü daha çok gösterir olmuş ve zaman içinde ilk yüzünü unutmuştur.

Gelinen noktanın özeti şu: Anti-tez hapiste... Tez Köşk'te... Sentez çöpte...

Söz; Genelkurmay ve Emniyet'te... İşte size "Konuşan Türkiye!"            

"İrticayla Mücadele Eylem Planı" adlı belgede hükümetin ve Türkiye'de önemli bir cemaatin itibarını zedeleyecek planların yapıldığını yazan İngiliz The Financial Times gazetesi:

"Belge sahte ya da gerçek olsun bu durum hükümet ile ordu arasında yeni bir gerilime neden olabilir" yorumunu yaptı. 4 sayfalık belgenin orduda görevli üst düzey bir albay tarafından imzalandığını yazan gazete, planın AK Parti hükümetini ve Fethullah Gülen hareketini yok etmek için hazırlandığını vurguladı. Gazete, hazırlanan planın medyayı AK Parti hükümetine karşı kışkırtmak, AK Parti'ye ve Fethullah Gülen sevenlerine yönelik olumsuz yayınların televizyonlarda yer bulmasını sağlamak gibi hazırlıkların yapıldığını yazdı.

Hikmet Kıvılcımlı"ya göre: devlet, silâhsız ve buyurucu durumdaki hükümet, bir de silâhlı ve icraatçı durumundaki ordu olmak üzere iki ayrı mekanizmada toplanır.

Osmanlı devleti asker elinde, silâhlı adamlarca kuruldu. Orada hükümet ve ordu ister istemez o silâhlı adamların tekelinde kaldı. Hükümet demek, ordu demek oldu. Devlet de hükümet de ya ordu başbuğu padişah"ın yahut ordu komutanı paşanın babasından miras kalmış malı bilindi.

150-200 yıldır Türkiye, hep hükümet denilen "sefil" sivillerle, ordu denilen silâhlı askerler arasında sürüp giden bir "Ali-cengiz oyunu" olmaktan çıkamadı. Osmanlı, onun kolayını bulmuştu. Sivile de, askere de: "Paşa" derdi. En son: Elde silâh dağa çıkan asker Enver de paşa oldu, çakı kullanmayı bilmeyen posta memurcuğu "İttihat ve Terakki" lideri Talât da paşa oldu. Hükümet hep asker paşaların elindeymiş gibi geldi; hükümet-ordu ikilisi lâfca olsun ayrılık gayrılık gütmedi.

Cumhuriyet bu geleneği kaldırdı mı? Ne gezer. Ölünceye dek değişmeksizin cumhurbaşkanı: silindir şapka ve redingot giydirilmiş Mustafa Kemal Paşa… Ardından İsmet Paşa, evvel ezel "değişmez şef" oldu. "İnönü" soyadı bile, askerin zaferi ve paşalığı kazandığı bir savaştan gelmedi mi?

Batılı hegemonik güçler fiziki işgali terk ettiler, ama hassas kurumlardan ellerini hiç çekmediler. Bu ülkeleri sürekli kontrol altında tuttular. `Kontrolden çıkma`, `millileşme`, `batı menfaatlerinden uzaklaşma` olduğunda, kurdukları yapıları devreye sokarak statükoyu kendi lehlerine korudular. 1990`larda ordunun Fransa lehine Cezayir`de kanlı müdahalelerde bulunarak, statükoyu yeniden tesis etmesi buna çarpıcı bir örnektir. Dikkat edildiğinde çevremizde benzer örnekleri görmek mümkündür.

Bu uluslar arası terör gücünün Türkiye taşeronu da Ergenekon idi. Milli ordularla millete karşı yapılandırılmış orduları nasıl ayırt edebiliriz?

Milli ordular, toplum içinde ve görünür yerlerde hamasete müracaat etmez, devletin kurucusu ve tek sahibi olduğu iddiasında bulunmaz, `Ya bizimlesin, ya bize karşısın!` diye nutuklar atmazlar. Yasal ve anayasal konumlarını aşmaya, anayasal organları baskı altına almaya çalışmazlar.

Milli ordular, milletin dinini, kültürünü, değerlerini, yaşam tarzını, giyim kuşamını tehdit olarak algılayıp değiştirmeye çalışmaz. Bilakis o değerleri korumak için var olduğunu bilir. Bastırılamayan terörün,  ordu içine yuvalanmış çetelerin, karanlık işleri-ilişkileri ortaya çıktığında medyanın bekçiliğini yapmaz. Her biri fecaat belgeler ortaya çıktığında yapanı arar, sızdıranı ve göreni değil!

Milli ordular, içinde yapılanmış urları, çeteleri temizler, deşifre edilen gayrı meşru derin unsurların yerine yenilerini kurmaya çalışmaz. Milletin evladı şehitleri kendi namına propaganda aracı, siyaseti baskı altına alma vesilesi olarak kullanmaya çalışmaz. Milletin evladını silahlandırıp millete karşı, milleti terbiye amaçlı kullanmaz. Siyasete karışmanın, hükümetlere müdahale etmenin, hayatın her alanını yönlendirmeye çalışmanın görevi olmadığını bilir.

Milli ordular muharebe yeteneğini artırmayı, silah teknolojisini, yazılımlarını yabancı tekelinden kurtarma olan millileştirmeyi düşünür. Amerika`nın uçağıyla, İsrail`in yazılımlarıyla, Alman`ın tankıyla savaşılamayacağını bilir ve bunun tedbirlerini alır.

Milletine karşı ordular milleti ve değerlerini tehdit görür. Milletin tarihine dinine, değerlerine bağlı olmasını, bu yöndeki gelişmeleri `irtica`, `gericilik`, `en büyük tehlike` olarak görür ve bütün gücünü bununla mücadeleye kullanır. Darbelerle, muhtıralarla birilerinin millet aleyhine kurduğu statükonun devamını sağlar. İrtica soruşturmaları yapar, anası örtülüyü, babası dindarı almaz, kazara alınmışsa atar. Ama toplumun içinde batının ve dış güçlerin ileri karakolu olarak iş yapar.

Kontrolleri dışında meydana gelen sosyal, ekonomik gelişmeleri tehdit sayar, bunları karalayacak eylem planları hazırlar. Toplumun her kesimini fişler, andıçlar oluşturur, insanlara şantajlar yapar komplolar kurar ve karanlık yapılar içinde kullanmaya çalışır.

Terörle, dış güçlerle muharebe yeteneği sınırlıdır. Ama bütün yapılanması, planları içe karşıdır, milleti kontrole yöneliktir.

Milletin karar ve temsil organları olan devlet başkanlığı, parlamento, bakanlıklar gibi stratejik kurumları `koruyor görünümünde` kuşatma altında tutar. Bir müdahalede kolayca ele geçirir. Askerin sivil yaşam üzerindeki etkisini kıracak her gelişmeyi tehdit sayar. Darbe yapmayı engelleyecek, darbecileri yargılayacak yasa değişikliklerine sert tavır koyar. Çünkü kendi tekelinin kırılmasını istemez. Her şeyi kurgular. Eğitim, siyaset, hukuk, sanat vs her şeye müdahale yetkisi görür kendisinde.

Cumhuriyet`in kuruluşunda, Osmanlı döneminin asker kadrolarının yüzde 93`ü  yeni rejimde göreve devam etmişti. Ordu ve kolordu komutanlarının tümü Birinci ve İkinci Meclis`te milletvekiliydi. Yeni ulus-devletin kurucu önderlerinin yüzde 80`i asker veya asker kökenliydi. Cumhuriyet`in ilk yarısında Savunma, bayındırlık ve ulaştırma bakanlıklarının asker kökenlilere verilmesi gelenek olmuştu. Taşra teşkilatında kumandanlar ve ordu müfettişleri; valilerin, kaymakamların müsteşarı konumundaydı.

Halifeliğin kaldırılması kararı, 15-20 Şubat 1924`te İzmir`deki Harb Oyunları için toplanan ordu komutanlarına aldırılmıştı. 1930 tarihli Askerî Ceza Kanunu`nun 148. maddesi, pek çok askeri, görevlerinden istifa ettikten sonra, eğer rejimle ve liderle ters düşmüyorlarsa, `sivil` siyasetle tanıştırmış, önemli görevlere getirilmelerini sağlamıştı. 1938"e kadar görev yapan tüm Savunma Bakanları `Sarı Paşa`, `Kuzu Paşa` vasıtasıyla orduyu istediği gibi yönlendirebiliyordu. 1952`de kaldırılan `Umumi Müfettişlik` kurumu vasıtasıyla ülke sürekli bir sıkıyönetim atmosferinde yaşatıldı.

Kâzım Karabekir Paşa, 1925 bütçesi görüşülürken, `millet-i müselleha amaçlı beden eğitimi derslerinin daha ciddiyetle işlenmesini, silahla başarılı atış talimleri yapılmasına önem verilmesini istemişti.

2005 yılında:

“Askerin, bütünüyle siyasi otoritenin altına girmesinin koşulları var mı?” sorusuna Süleyman Demirel: Var. Bu şarta bağlı değil, siyasi otorite meşru ise başka şart aramaz. Siyasi otorite meşrudur, seçimle gelmiş bir otorite. Askerin siyasi otoriteye tabi olması askeri küçültmez. Şanından bir şey eksiltmez. Siyasete giriyor değil, asker bir profesyonel organizasyondur ve tarafsızdır, iç politika da tarafsızdır. Asker bunu koruyacaktır. Darbe yapan asker, siyasete girmiş sayılıyor. Siyasete giren asker, hem siyaseti, hem idareyi hem de kendi kendini tahrip ediyor” yanıtını vermişti. İşte 61. Hükümet, başı dik durmaya çalıştı. 

61. Hükümet, IMF"ye karşı direndi. Yeni bir borçlanmaya gitmedi. Hazırlanmasında ve uygulanmasında sorumluluğu Kemal Derviş'in üstlendiği üçüncü denemeye, Amerika'nın baskısıyla IMF tekrar destek vermiş bulunuyor. Ama IMF"yi dilediği gibi yönlendiren Amerika o zamanki Ecevit hükümetini siyasi vesayet altına alabilmişti.  Bu hükümet Türkiye"nin onurunu ve siyasi vesayet altına alacak hiçbir uygulamayı benimsememektedir.

 

Bu nedenle büyük öedeme kriziyle karşı karşıya kalan 61. Hükümeti ciddi krizler ve grevler beklemektedir. Ub gerçeği CHP Genel Başkanı Deniz Baykal: "Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vurdular'' diyor.

''Kendi alın terimizle değil, kendi tasarrufumuzla değil, kendi kaynağımızla değil, dışardan gelecek paraya bel bağlayarak, o parayı buraya çekmek için olmadık teşvikleri, olmadık faizleri, olmadık avantaları, karları onlara vererek, onların buraya gelmesinin, yabancı paranın buraya gelmesinin Türkiye'yi ayağa kaldırmaya yeteceğini zannederek, yıllarca bu politikayı götürdük. Her ülke kendi kaynağıyla kalkınacaktır. Biz ne yaptık? Dışarıdan para bugün gelir, yarın gelmez. Geldiği gibi gider. Bir gelir daha sonra 1,5 katına çıkmaya başlar. 1,5 katına çıkmaya başladığı zaman yoksullaştığını görürsün. Şimdi o noktalara geldik.

Dışarıdan para gelmesini sağlamak için faiz verdik yetmedi. Borç aldık yetmedi. Elimizdeki avucumuzdaki büyük tesisleri fabrikaları Cumhuriyetimizin göz bebeği tesisleri buraya para çekebilmek için satma gayreti içine girdik. Sattık, sattık, sattık... Elde ne varsa, avuçta ne varsa sattık. Ne oldu, onun parasıyla bir miktar sanki zenginlik içindeymişiz gibi tamah ederek günümüzü gün ettik. Ama üç gün sonra altın yumurtlayan tavuk artık buradan gitti.''

Bu politikayı düzelteceğiz. Tarıma önem vereceğiz. Çiftçiye önem vereceğiz. Yabancı sermaye elbette gelecek. Sıfırdan yatırım yapacak. Benim yaptığım, üstelik Cumhuriyet döneminin sıkıntılı dönemlerinde yapılan ve gerçekten karlı olan işletmeleri ona kaptırmayı marifet zannetmeyeceğiz.

''Sanki Türkiye kendi kendisiyle uğraşıyor. Sağ elimizle sol elimiz, sağ ayağımızla sol ayağımız birbiriyle kavga ediyor. Devletin kurumları birbirlerine tuzak kurar mı? Bu devletin kurumlarına hepimizin ihtiyacı var. Hepsi birbirine saygı gösterecek. Hepsi birbirine değer verecek. Bu memleketin yargıya da ihtiyacı var. Bu memleketin Silahlı Kuvvetlere de ihtiyacı var. Bu Meclisin TBMM ve Hükümetin görevini Anayasa çerçevesinde güzel şekilde yapmasına da ihtiyacı var. Basına da ihtiyacımız var. Herkese ihtiyacımız var. Niye birilerimiz eline gücünü alınca (Ben sana gösteririm) deyip basını susturmak için, televizyonları susturmak için, kendi ipoteği altına sokmak için bir emir kumanda zinciri altına sokmak için, her türlü imkanı kullanmayı kendisine hak biliyor? Niçin devlet bankalarından alınan kredilerle iktidarlar kendilerine özel televizyonlar edinmeye çalışıyor? Dünyada bunun örneği var mı? Böyle demokrasi olur mu? Yargı siyasetin emrine girerse iyi mi olur? Yargının bir kısmına el atacaksın o kısmını öbür kısmına karşı çıkaracaksın daha geniş kısmına el atmak için her türlü tertip sürdüreceksin. Gece yarısı darbeler yapacaksın. Bundan Türkiye'ye hayır yok. Bundan Anadolu'ya hayır yok. İşimize bakalım. İşimiz Türkiye'yi kalkındırmak. Kimse kimseyi takip etmeyecek. Senin oyun şu olur, bu olur. Bugün böyle olur, yarın başka olur. Ne oldum diye kendini unutmayacaksın. Göreceksin ki ne olursan ol senden güçlü millet var. Bu millet çıkarır da indirir de.''

İşte yabancı sermayeyi teşvik için her şeyi yapan hükümet, köşeye sıkışmış gözükmektedir. İşsizliğin önünü alamamaktadır. Dış ticaret açığı gittikçe daha da yükselmektedir.  Önümüzdeki günler, hükümet için çok büyük olaylara gebe gibi gözükmektedir.

 

 

 

 

 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim