• BIST 89.603
  • Altın 146,133
  • Dolar 3,6103
  • Euro 3,9292
  • Samsun 8 °C
  • Ankara 6 °C
  • İstanbul 11 °C
  • TÜRFAD dan Hamdi Tezol'a Moral Ziyareti
  • OSMAN ÖZKÖYLÜ’DEN KRİTİK TOPLANT
  • ÇARŞAMBASPOR 3'TE 3 YAPTI !
  • TÜRFAD dan Hamdi Tezol'a Moral Ziyareti
  • OSMAN ÖZKÖYLÜ’DEN KRİTİK TOPLANT
  • ÇARŞAMBASPOR 3'TE 3 YAPTI !

NOBEL'DE İLK TÜRK İLİM ADAMI / 1

M.Halistin Kukul

NOBEL'DE İLK TÜRK İLİM ADAMI / 1

İlim; benim tâbirimle cihânşümûl / âlemşümûl, F(ı)ransızca'sıyla universel (üniversel) ve uydurukçasıyla da evrensel'dir ammâ ilim sâhibi / insanı / adamı / kadını, bundan, mensûbiyet duyduğu 'milleti  adına' da  tevâzû ve hürmetle iftihar ediyorsa, "millî'dir.
     Nobel Ödülü; 27 Kasım 1895 târihli vasiyetnâmesinin, 10 Aralık 1896 târihinde vefâtı münâsebetiyle, 30 Aralık 1896 târihinde Stockholm'de açıklanmasıyla, Alfred Bernhard Nobel'in kurduğu Nobel Vakfı tarafından, 1901 yılından îtibâren, insanlığa hizmet edenlere  verilen bir ödüldür.
     Bu ödüle lâyık görülenler arasında, ilk defa 2015 yılında, kendisine, gurur ve iftiharla Türk'üm diyebilen  bir ilim adamımız sâhip olabilmiştir. Geçen, bir asrı aşan zamana baktığımızda görürüz ki, bu ödülü en çok - iki yüzün üzerinde- ABD kazanmıştır. Bunun ardından, Batılı devletlerin  hemen herbirinin, başta İngiltere ve Almanya olmak üzere, beşer onar Nobel Ödülü bulunmaktadır. 
    Eski Sovyetler Birliği de başı çekenlerdendir. 
    Bizden önce, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, İsrail, Avustralya ve Hindistan'dan Japonya'ya birçok ülke de bu ödüle lâyık görülmüştür. 
      Denilebilir ki, "Bu, çok mu önemlidir?"
      Ödülün kazanılma biçimi, takdîm şekli ve sâhiplenilmesine göre, elbette önemlidir. Bu ödülü,  Jean Paul Sartre (Fransız- 1964), Gerhard Domag (Alman - 1939), Richard Kuhn (Avusturya - 1938) ve Adolf F. J. Butenandt (Alman- 1939) gibi, reddedenler bile olmuştur. 
     Yazımızın başlığını 'Nobel'de İlk Türk İlim Adamı' koyuşumuza şaşırılmamalı; "Bizim, bir de 'edebiyatçımız' vardı" diyerek, bu ödül sâhibinin zaferine gölge düşürülmemelidir.
     Kim ne düşünürse düşünsün ve ne derse desin, birincisi "şâibeli"dir. Erciyes Dergisi'nin Mayıs 2007 tarihli sayısının 7, 8 ve 9. sayfalarında, Şâir - Yazar Ali Kayıkçı'nın, benimle yaptığı bir mülâkatım yayınlandı. Orada şunu söylemişim:                
       "Türk Edebiyâtı'nın şâibeli ödüllere ihtiyacı yoktur. Hangi sahada olursa olsun, şâibeli her ödül, Türk milletinin şanlı geçmişini zedeler...Mukayese etmiyorum ammâ Hazret-i Mevlâna, eserlerini Farsça yazmış. Hem de ne eserler!..Peki, ne buyuruyorlar:"Aslem Türkest eğerçi hindu gûyem". Yâni: "Farsça söylüyorsam da aslım Türk'tür. Cihânşümûl mesajlı o eserlerini Farsça yazdı ammâ, özünden kopmadı. Hepimizin, herkesin baş tâcı oldu."
     Bu sebeple; "Türkler bir milyon Ermeni'yi, 30 bin Kürt'ü öldürdü!" diyerek Nobel Ödülü almanın hiçbir câzibesi yoktur. Bu, sâdece başkalarını sevindirmiştir. Batılıların Türk düşmanlığına şirin görünmekle alınan ödül, Türk'e / bize bir şey kazandırmaz / kazandırmamıştır.
       Prof. Dr. Aziz Sancar ise, İngiliz yayın kuruluşu olan BBC muhabirinin telefonuna cevabını şöyle anlatıyor: " BBC muhabiri telefon etti. İlk sorduğu soru: 'Bana Arap mısınız, kısmen mi Türk'sünüz" diye sorarak saygısızlık yaptılar. BBC'ye söyledim, 'Arapça konuşmuyorum, Kürtçe konuşmuyorum, ben Türküm' dedim. Ben Türk'üm, o kadar! Mardin'de doğmuşsam Cizre'de de doğmuşsam, Kars'ta da doğmuşsam Türk'üm'dedim." 
       Türkiye'de doğmuş, büyümüş birine, bir İngiliz kuruluşunun, hiç tereddüt etmeden: "Arap mısınız, kısmen mi Türksünüz?" diye sormasının ardındaki maksat nedir? Sonra, ne demektir, "kısmen Türk" olmak?
        Bir defa, böyle birine sorulacak ilk soru 'ilim' hakkında olmalıdır. Belki, O'na sorulacak en son soru, onun ırkî / millî hüviyeti olmalıydı. Demek ki, niyet  tamamen başka!.. 
      BBC muhabirinin sorusu, beni, yıllar öncesine götürerek bir hâtıramı  tâzeledi. 1972-1973 yıllarında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü F(ı)ransızca Bölümü'nde hocaydım. Bölüm Şefi (Başkanı)'ydim. Bölüm yeni açılmış, ben de, bir kitap dahi bulunmayan bölümün 'tek' öğretim elemanıydım.  Ankara'dan, F(ı)ransız Elçiliği'nden, durum hakkında bilgi sahibi olmak için bir F(ı)ransız yetkili geldi.
        Benim de, Diyarbakır'da ortaöğretimde F(ı)ransızca Öğretmeni olan, Harbiye'de beraber okuduğumuz bir arkadaşım vardı. Kendisini aradım ve durumu anlatarak, kendisinin de bizimle beraber olmasını ricâ ettim.  
      Arkadaşım geldi. O'nu, F(ı)ransız'la  tanıştırdım. F(ı)ransız'ın, O'na, ilk sorusu şu oldu:
      - Nerelisiniz?
      - Karslı!..
      - Kürt müsünüz?
      - Hayır! Türk'üm!..
       - ...
      Düşününüz ki, bu zat, bana; nereli olduğumu da sormadı, hangi milletten olduğumu da!.. Niçin mi? Çünkü; o zat, beni ezberleyerek oraya gelmişti / gönderilmişti. 
      (Devamı yarın) 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2007 DENGE GAZETESİ | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0362 420 04 28 | Faks : 0362 431 55 53 | Haber Scripti: CM Bilişim