İLTİFATA DEĞİL, İTİMATA TALİP OLMAK...
-İnsanoğlunun zaaflarından biri övülmeyi sevmesidir. Güzel bir söz, samimi bir takdir, içten bir teşekkür elbette insanı mutlu eder. Fakat övgüye bağımlı hâle gelen insan, zamanla karakterini alkışlara göre şekillendirmeye başlar. O günden sonra doğru olanı değil alkış alacak olanı yapar, hakikati değil beğenilecek olanı söyler. Böylece şahsiyet; vicdanın değil, kalabalıkların kontrolüne girer. Günümüzde, görünür olmak ve alkışalmak; prestij gibi algılanmaktadır. İnsanlar güvenilir olmaktan çok popüler olmaya çalışmaktadır. Birkaç saniyelik görüntüyle milyonlara ulaşmayı başarı sayanlar, yıllarca emek vererek güven kazanmanın ne kadar büyük bir servet olduğunu unutmaktadır. Hâlbuki, alkışın sesi yüksektir ama ömrü kısadır. Güven sessizdir fakat nesiller boyu yaşamaktadır.
Siyasette bunun sayısız örneğini görmekteyiz. Seçim meydanlarında alkış tufanına tutulan bazı insanlar, verdikleri sözleri yerine getirmeyince aynı kalabalıkların güvenini kaybetmektedir. Çünkü halk, bir süre güzel konuşanı alkışlamakta fakat sonunda güveneceği insanı aramaktadır. Seçim kazandıran bazen vaatlerdir fakat devlet yaşatan güvenilir kadrolardır. Devletlerin temelini kanunlar kadar güven duygusu ayakta tutmaktadır. Güvenin zedelendiği yerde huzur ve birlik kaybolur. Ticaret hayatında da durum farklı değildir. Büyük sermayelerle kurulan nice şirketler iflas ederken, küçük bir dükkânın onlarca yıl ayakta kalmasının sebebi çoğu zaman müşterinin duyduğu güvendir. Bir esnafın en büyük reklamı tabelası değil, "Oradan gönül rahatlığıyla alışveriş yapabilirsin." dedirten itibarıdır. Bir tüccarın gerçek sermayesi kasasındaki para değil, insanların gönlündeki güvenidir.
Aile de güven üzerine kuruludur. Eşlerin birbirine güvenmediği bir evde sevgi uzun süre yaşayamaz. Anne ve babasına güvenmeyen çocuk huzur bulamaz. Çocuklarına güven vermeyen anne-baba ise otorite kurmaya çalışırken sevgiyi kaybeder. Güvenin olmadığı yerde insanlar aynı çatı altında yaşasa bile aynı yuvada yaşayamaz.
Dostluklar da böyledir. Hayatımızda bize iltifat eden çok insan olabilir. Yüzümüze karşı övgüler dizenler, makamımız varken yanımızda duranlar, menfaat bitince sessizce uzaklaşabilirler. Fakat güvenilir dost, zor günün insanıdır. O, alkışlamak için değil, omuz vermek için gelir. Menfaatin değil, vefanın adamıdır. Çünkü dostluk, güzel sözlerle değil, zor zamanlarda gösterilen sadakatle ölçülür.
Kur'ân-ı Kerîm'in en büyük ahlak çağrılarından biri emanettir. Cenâb-ı Hak, "Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor." buyururken (Nisâ, 58), aslında güven medeniyetinin temel taşını koymaktadır.
Emaneti korumak sadece başkasının malını muhafaza etmek değildir; makamı hakkıyla taşımak, sözüne sadık kalmak, aileyi korumak, ilmi istismar etmemek ve insanlara karşı dürüst olmaktır. Peygamber Efendimiz (sav), daha peygamber olmadan önce "Muhammedü'l-Emîn" diye tanınıyordu. Kendisine iman etmeyenler bile mallarını ona emanet ediyordu. Hatta hicret edeceği gece bile müşriklerin emanetlerini sahiplerine ulaştırması için Hz. Ali'yi geride bırakmıştı. İşte güven budur. Düşmanının bile emanetini koruyabilmek.
Çağımızın en büyük enflasyonu, güven enflasyonudur. Sözlerin değeri düşmüş, imzaların ağırlığı azalmış, yeminler sıradanlaşmıştır. İnsanlar artık söze değil; belgeye, teminata, korkuya güvenmeye başlamıştır. Korkunun koruduğu düzen geçici, güvenin kurduğu düzen ise kalıcıdır. Bürokraside de aynı hakikat geçerlidir. Bir makamı büyük yapan koltuğun büyüklüğü değil, o koltukta oturan insanın güvenilirliğidir. Makamdan güç alanlar unutulur, karakteriyle makama güç verenler ise hayırla yâd edilir. Tarih, alkışlanan yöneticileri unutmuş, fakat adaletiyle güven verenleri asırlar boyunca yaşatmıştır.
Bugün toplumun en büyük ihtiyacı; yeni binalar, yeni yollar, yeni teknolojiler kadar güven veren insanlarıdır. Sözüne sadık öğretmenlere, emanete riayet eden memurlara, dürüst tüccarlara, adaletli yöneticilere, vefalı dostlara ve güven veren anne-babalara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız vardır. Güvenin olmadığı yerde hukuk kâğıtta kalır, ahlak dillerde kalır, din ise sadece slogan hâline gelir.
İltifat insanı şımartabilir, itimat ise insanı olgunlaştırır. İltifat çoğu zaman nefsi besler, itimat ise sorumluluğu artırır. Alkış alan insan kendini büyük zannedebilir, fakat güven kazanan insan omuzlarına yüklenen emanetin ağırlığını hisseder. Bu sebeple hakiki mümin; insanların övgüsünü değil, Allah'ın rızasını hedefler. İnsanların alkışı değişken, Allah'ın ölçüsü değişmezdir. Bugün alkışlayanlar yarın eleştirebilir. Allah katında doğruluk, sadakat ve emanet ehli olmak hiçbir zaman değerini kaybetmez.
İnsanlar; çok konuştukları için değil, sözüne güvenildiği için aransınlar. Çok görünür oldukları için değil, yoklukları hissedildiği için özlensinler. Makamlarından dolayı değil, ahlaklarından dolayı saygı görsünler. Servetleri için değil, güvenildikleri için örnek gösterilsinler. İnsanın gerçek itibarı; kendisine yapılan iltifatların sayısıyla değil, kendisine teslim edilen emanetlerin çokluğuyla ölçülür. Dünyada kazanılacak en büyük makam; güvendir, itibardır. Mü'min; iltifata değil, itibara talip olmalıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.