PANTEİZM, DEİZM VE MEALİZM...
İnsanlık tarihi boyunca Allah'ı inkâr edenler olduğu gibi, Allah'ı kabul ettiği hâlde O'nu yanlış tanımlayanlar da olmuştur. Çünkü mesele yalnızca “Allah var mı?” sorusu değildir; “Nasıl bir Allah inancı, nasıl bir vahiy anlayışı ve nasıl bir din tasavvuru?” sorusu da en az onun kadar önemlidir. Günümüzde panteizm, deizm ve son yıllarda “mealizm” diye adlandırılan yaklaşımlar, farklı zeminlerden hareket etseler de dinin kaynağı ve Allah-insan ilişkisi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken anlayışlardır. Panteizm, en genel ifadeyle Allah ile kâinatı özdeşleştiren veya aralarındaki ontolojik ayrımı ortadan kaldıran bir anlayıştır. “Her şey Tanrı'dır, Tanrı her şeydir” şeklinde özetlenen bu düşüncede yaratıcı ile yaratılan arasındaki sınır silikleşir. İslâm ise Allah'ın kâinatın yaratıcısı olduğunu, fakat yarattığı varlıklarla özdeş olmadığını bildirir. “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ,11) ayeti bu konuda temel ölçüyü ortaya koyar. Kâinat Allah'ın kudretinin, sanatının ve ilminin delilleriyle doludur, ancak eser sanatkârın kendisi değildir. Bir tablo ressamına işaret eder fakat ressam değildir. Âlem de Allah'ın varlığına ve kudretine delalet eder fakat Allah değildir. Deizm ise başka bir noktadan hareket eder. Yaratıcıyı bütünüyle reddetmez; fakat vahyi, peygamberliği ve ilahî müdahaleyi devre dışı bırakır. Allah vardır, kâinatı yaratmıştır; fakat insanın hayatına din, vahiy ve peygamber vasıtasıyla yön vermez anlayışı hâkimdir. Böyle bir Allah tasavvuru, insanı yaratıp ona akıl veren fakat niçin yaratıldığını bildirmeyen, doğru ile yanlışın ölçüsünü göndermeyen bir yaratıcı anlayışına kapı açar.
İslâm'ın Allah inancı ise bundan tamamen farklıdır. Allah yalnızca yaratan değil, aynı zamanda Rab olandır; terbiye eden, hüküm koyan, yol gösterendir. Kur'an, “Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü'minûn,115) diye sorar. İnsan başıboş bırakılmamıştır. Akıl verilmiş, fakat aklın yanına vahiy de gönderilmiştir. Çünkü akıl yolu arar, vahiy ise istikameti gösterir. Deizmin temel problemlerinden biri de burada ortaya çıkar. Allah kabul edilirken Allah'ın insanla konuşması, ona yol göstermesi ve peygamber göndermesi niçin reddedilsin? Yaratmak mümkün görülüyorsa vahyetmek neden mümkün görülmesin? Kâinatı yaratabilecek kudrette bir Allah'ın insana hitap edemeyeceğini düşünmek kendi içinde ciddi bir çelişkidir. Mealizm, panteizm veya deizm gibi tarihsel ve sistematik bir felsefî akım değildir. Daha çok, dini yalnızca Kur'an'ın tercümesinden öğrenmeye çalışıp sünneti, hadis birikimini, fıkıh usulünü ve İslâm'ın asırlar boyunca oluşmuş ilmî geleneğini gereksiz gören yaklaşımları eleştirmek amacıyla kullanılan bir tabirdir. Dolayısıyla her meal okuyana “mealist” demek doğru değildir. Meal okumak problem değil, dini yalnızca mealden ibaret görmek problemdir.
Kur'an elbette dinimizin temel kaynağıdır. Müslümanın Kur'an'ı okuması, anlamaya çalışması, üzerinde düşünmesi gerekir. Fakat Kur'an, bize Hz. Muhammed'i de göstermektedir. “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.” (Haşr/7) buyurur. Bir başka ayette, “Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin...” (Nisâ,59) emri vardır. Daha önemlisi Kur'an, Hz. Peygamber'in vazifesini yalnızca vahiy metnini insanlara ulaştırmak olarak tarif etmez; “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana da zikri indirdik.” (Nahl,44) buyurur. Peygamber Efendimiz yalnızca nakleden değil açıklayan, yalnızca okuyan değil uygulayan, yalnızca haber veren değil örnek olan bir peygamberdir. Sünneti bütünüyle devreden çıkardığınızda, günlük dinî hayatın en temel meselelerinde dahi ciddi boşluklar ortaya çıkar. Kur'an ile sünneti karşı karşıya getirmek doğru değildir. Sünnet; Kur'an'ın rakibi değil, onun Peygamber Efendimizin hayatındaki açıklaması ve tatbikatıdır. Dini yalnızca tercüme edilmiş metinden anlamaya çalışan insan, farkında olmadan kendi anlayışını dinin ölçüsü hâline getirebilir. Meal, Kur'an'ın kendisi değil, mütercimin Kur'an'dan anladığının başka bir dile aktarılmasıdır. Aynı ayetin farklı meallerde farklı kelimelerle tercüme edilmesinin sebebi de budur. Arapça bir kelimenin tarihî bağlamını, kullanım alanlarını, nüzul sebebini, diğer ayetlerle ilişkisini ve Hz. Peygamber'in açıklamasını dikkate almadan yalnızca Türkçe karşılığı üzerinden hüküm vermek ciddi yanlışlara götürebilir. Asırlardır tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve usul ilimlerinin oluşmasının sebebi budur. Bu ilimler Kur'an'ın önüne geçmek için değil, Kur'an ve sünneti doğru anlamak için gelişmiştir.
Panteizm, yaratan ile yaratılan arasındaki sınırı kaldırma tehlikesi taşır. Deizm, Allah ile insan arasındaki vahiy ve peygamberlik bağını koparır. “Mealizm” diye eleştirilen aşırı yaklaşım ise Kur'an ile onun Peygamber tarafından açıklanıp yaşanmış biçimi arasındaki bağı zayıflatır. İslâm'ın ortaya koyduğu denge açıktır. Allah yaratıcıdır, âlem yaratılmıştır. Allah vahyetmiştir, Peygamber tebliğ etmiş ve açıklamıştır. Kur'an temel kaynaktır, sünnet onun hayata yansıyan nebevî açıklamasıdır. Akıl, bütün bunları anlayacak büyük bir nimettir. Din, insanın Allah'ı kendi zihnine göre tarif etmesi değil; Allah'ın kendisini nasıl tanıttığını, insandan ne istediğini ve gönderdiği Peygamber'in bunu nasıl yaşadığını anlamaktır. Allah'sız bir âlem anlayışı insanı ateizme, âlemi Allah'la özdeşleştirmek panteizme, Allah'ı kabul edip vahyi hayatın dışına çıkarmak deizme, Kur'an'ı kabul edip Peygamber'in açıklamasını ve sünneti gereksiz görmek ise dinin anlaşılmasında başka bir savrulmaya götürür. İstikamet; Allah'ı Allah'ın bildirdiği gibi tanımak, Kur'an'ı Resûlullah'ın öğrettiği şekilde anlamak ve dini heva ile değil; vahiy, sünnet, akıl ve sahih ilim beraberliğinde yaşamaktır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.