KULLUĞUN ÖZÜ DUA
Sözlükte rağbet etmek, istemek, çağırmak gibi anlamlara gelen dua; kulun Rabbini tanıyarak, O’nun yüceliği, sınırsız ve sonsuz kudreti karşısında kendi acizliğini, zayıflığını ve güçsüzlüğünü itiraf etmesi, derin bir sevgi ve saygı içerisinde O’ndan yardım niyaz etmesidir. Dua, kulun Rabbine muhtaç olduğunu anlayıp, yüce kuvvet, kemâl, şefkat ve rahmet sahibi olan Allah’ü Teala’nın huzurunda ihtiyaçlarını istemesi ve arzularını talep etmesidir. Allah’tan af dilemek, merhametini niyaz etmek gibi manevi isteklerle dünya ile ilgili dileklere de dua denir. Bu nedenle zikirle duayı, şükürle duayı, tövbe ile duayı birbirinden ayırmak mümkün değildir.
Yüce Rabbimiz Furkan Suresi 77. ayette “De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim size niye değer versin ki!” buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in dua konusu üzerinde ısrarla durması, geçmiş peygamberlerin dualarına yer vermesi, bizzat Peygamberimiz (sav)’e yapılacak duaların öğretilmesi duanın önemini ortaya koymaktadır. Çünkü dua Rabbimizle aramızdaki güçlü bir bağ ve dünya hayatının sıkıntılarına karşı huzurlu bir sığınaktır. Bu nedenle darda kalan, sıkıntıya düşen, tehlikeyle karşı karşıya kalan kimsenin tutunacak bir dal araması, dalların en sağlamı ve sığınılacak en güvenli yer olan Cenab-ı Hakk’ın himayesini dileyerek O’na yalvarıp yakarması insanın tabiatında vardır.
Dua ile ilgili olarak insanın üç tavrından bahsedilebilir. Birincisi kulun sadece dara düştüğünde değil normal zamanlarda da Allah’ı anması ve O’na dua ve niyazda bulunmasıdır. Bu, Kur’an’ın bize örnek olarak Yunus (as)’ı hatırlattığı en güzel tavırdır. Nitekim Yunus (as)’ın balığın karnından kurtulması anlatılırken “Eğer (rahatlık ve bolluk anında) teşbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar balığın karnında kalırdı.” (Saffat/143-144) buyurulmaktadır. Hz. Peygamber de “Rahat ve bolluk anında Allah’ı bil ki, şiddet ve sıkıntı anında da Allah seni bilsin.” (Tirmizi, Sıfatu’l Kıyame, 59) buyurmuştur. İnsanın ikinci tavrı, normal zamanlarda değil de sadece dara düştüğünde dua etmesidir ki bu durum hoş karşılanmamakla birlikte kişinin Allah’a yönelmesi ve yanlışlarını telafi etmesi için bir fırsat olarak görülebilir. Üçüncü ve en kötü olanı ise insanın dara düştüğünde bile Allah’a dua etmemesidir. Bu durumda kişi Rabbi ile bağını koparmış ve duaya ihtiyacı olduğunun farkına bile varmamıştır.
Dua etmenin en makbul şekli ihsan mertebesidir. Yani kul Rabbi’nin duasını işittiğine gönülden inanmalı ve içtenlikle dua etmelidir. Ayrıca duayı sadece dil ile yapmamalı, istediği şeyin gerçekleşmesi için gereken sorumluluklarını da yerine getirmelidir. Dua hiçbir zaman karşılıksız kalmaz. Nitekim hadislerde bildirildiğine göre dua eden bir kimsenin duası ya hemen kabul edilir, istediği verilir. Ya da duanın mükafatı ahirette verilir. Veyahut da yaptığı dua kadarıyla, başına gelecek kötülükten muhafaza edilir.
Allahü Teala’nın güzel isimlerinden biri el-Mucib’tir. O, kendisine yönelip yalvaranların isteklerini verendir. Ne kadar verirse versin hiçbir şeyi eksilmeyen, sonsuz zenginlik sahibidir. Bu nedenle bir kimse dua kapısını açar ve duanın tadını alırsa, onun için hayır, rahmet ve icabet kapısı açılır. Dua edenin hali, evladı u ıyali ıslah olur, malı bereketlenir. Dua eden kimsenin adabına uygun bir şekilde dua etmesi, duasının kabulünde aceleci olmaması ve “duam kabul olmadı” diyerek dua etmeyi bırakmaması gerekir.
Sema Öztürkoğlu
Samsun İl Vaizi
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.