Geç kalmış bir yağmur
Geç kalmış bir yağmur, kurumuş çiçeklere hayat veremez. Bunu insan yaş aldıkça öğreniyor. Hem de öyle kitap okuyarak, birinin nasihatini dinleyerek falan değil. Bir şeyin başında bekleyip, elinden geleni yaptığını düşünüp, sonra da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kabul etmek zorunda kalarak öğreniyor. Çünkü bazı şeylerin bir zamanı var.
Bir insana söyleyeceğin güzel sözün zamanı var. Bir özrün zamanı var. Bir kapıyı çalmanın, bir el uzatmanın, “kal” demenin zamanı var. Ve bazen bunların hepsini tam zamanında yapmıyoruz. Bazen gururdan susuyoruz. Bazen korkuyoruz. Bazen nasıl olsa yarın söylerim diyoruz.
Sonra yarın geliyor.
Ama o insan artık aynı insan olmuyor.
İşte hayatın en acı taraflarından biri bu galiba: Her şeyin telafisi yok.
Biz nedense zamanı sonsuz sanıyoruz. Sanki kırdığımız şeyi birkaç güzel cümleyle onarabilir, kaybettiğimiz şeyi biraz çabalayarak geri alabilir, kuruttuğumuz bir çiçeği yeterince sulayarak yeniden açtırabiliriz.
Öyle olmuyor.
Bazı çiçekler gerçekten kuruyor.
Ve yağmurun hiçbir suçu yok.
Hatta yağmur belki de tam zamanında geliyor. Ama toprak artık o tohumu taşıyacak halde değil. Kökler çoktan ölmüş. Yapraklar çoktan dökülmüş. Sen gökyüzüne bakıp “Nihayet” diyorsun, ama aşağıda artık yağmuru bekleyen bir şey kalmamış.
İnsanın bunu kabullenmesi zor.
Çünkü kabul etmek, bazen artık hiçbir şey yapamayacağını kabul etmek demek. Ve biz çaresizliği sevmiyoruz. Bir şeyleri düzeltmek, mücadele etmek, uğraşmak istiyoruz. En azından elimizden geleni yaptığımızı bilmek istiyoruz.
Ama bazı hikâyelerin son cümlesi çaba değil, zamandır.
Geç kalmış olmak da böyle bir şey.
Bazen özür diliyorsun ve yetmiyor.
Bazen geri dönüyorsun ve kapı hâlâ orada ama içeride seni bekleyen kimse yok.
Bazen bir şarkıyı yıllar sonra tekrar dinliyorsun ve o şarkının aslında seni yıllar önce anlatmış olduğunu fark ediyorsun.
Ve bazen yağmur yağıyor.
Hem de öyle güzel yağıyor ki insan bir an her şeyin yeniden başlayabileceğini sanıyor.
Sonra kurumuş çiçeklere bakıyorsun.
Ve anlıyorsun.
Mesele yağmurun yağıp yağmaması değilmiş. Mesele, yağmur yağdığında hâlâ hayatta kalacak kadar kökün olup olmadığıymış.
Belki de bu yüzden bazı şeyleri zamanında söylemek gerekiyor.
Seviyorsan sevdiğini söylemek.
Özlediysen aramak.
Gitmek istiyorsan gitmek.
Kalmak istiyorsan kalmak.
Çünkü hayat bize ikinci şanslar vermeyecek kadar cömert değil.
Ve insan bazen yıllar sonra gökyüzüne bakıp yağmuru izlerken şunu düşünür:
“Keşke biraz daha erken yağsaydı.”
Ama yağmurun umurunda değildir.
Yağmur yağar.
Çiçekler açar.
Bazıları da açmaz.
Hayat dediğimiz şey biraz da budur zaten.
Her şeyi kurtaramayacağımızı bilerek, elimizde kalanları zamanında sulamayı öğrenmek.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.