1. YAZARLAR

  2. Adnan Bahadır

  3. CEMEVLERİ İBADETHANE MİDİR?
Adnan Bahadır

Adnan Bahadır

CEMEVLERİ İBADETHANE MİDİR?

A+A-

Bazı konularda değerlendirme yapmak için olayın teknik boyutunu bilmek lazım aksi halde yaptığımız değerlendirme havada kalır. Örneğin kişi, kanunla müslüman veya kafir ilan edilebilir mi? Elbette edilemez. Neden edilemez, çünkü bu konuda yasalar değil inançların  ve kutsal kitapların hükümleri geçerlidir. Gerek Tevrat’ta, gerek Zebur’da, gerek İncil’de gerekse de Kuran-ı Kerim’de mümin, kafir, münafık kimlere denir açıkça tarif edilmiştir. ‘Sadece bu kutsal kitaplarda mı tarif edilmiş?’ derseniz, Kuran-ı Kerim’de sadece bu kutsal kitaplardan bahsedilmekte ancak gerek Peygamber Efendimiz gerekse de siyer kitapları 124 bin peygamber geldiğini, bunlardan üç yüz on beşi veya üç yüz yirmi beşinin Resül olduğu, diğerlerinin ise Nebi olduğu ifade edilmektedir. Dört büyük kitabın dışında suhuflar vardır, bunların da yüz sahife olduğunu Efendimizin hadis-i şeriflerinden anlamaktayız. Her Resül aynı zamanda Nebidir ama her Nebi aynı zamanda Resül değildir. Bu ne demektir derseniz, kitap indirilen Peygamberler Resül, kitap indirilmeyip, önceki peygamberlere indirilen kitaplarla peygamberlik yapanlara da Nebi denir. Hatta aynı dönmede yaşamış Peygamberler ve Nebiler de vardır ama konumuz bu olmadığından detaylara girmeden konumıza geçmek istiyorum.

Gelelim konumuza, geçtiğimiz hafta Atakum Belediye Meclisinden cemevine ibadethane statüsü veren bir meclis kararı çıkmış, bu konuda tartışmalar da yaşanmış. Ben Allah için olaya siyasi yönden değil dini hükümler yönünden bakmak istiyorum. Tüm dinlerin ibadethaneleri kutsal kitaplarında belirtilmiştir. Hazreti Musa’ya inen Tevrat’a inanan Yahudiler havralarda, Hazreti İsa’ya inen İncil’e inanan Hristiyanlar kiliselerde, Hazreti Muhammed’e inanan Müslümanlar ise Kuran’daki tabiri ile mescitlerde, bizim günlük dilde kullandığımız tabiri ile camilerde ibadet ederler. Kuran-ı Kerim’de cami deyimi geçmez mescit yani secde edilen yer tabiri geçer ama Osmanlılardan başlayıp günümüze dek gelen geleneksel deyimde büyük mescitlere cami ismi verilmiş, küçük ibadethanelere de mescit adı verilmiştir. Normalde bu ülkemiz dışındaki İslam ülkelerinde böyle bir uygulama yok ama bizdeki gelenek bu yönde uygulanmıştır. 

Peki havra, kilise ve mescitler ne amaçla kullanılırlar derseniz, tüm Peygamberler havraları, kiliseleri ve mescitleri ibadethane olarak kullanmışlar ancak Efendimiz döneminde mescit olarak kullanılan Medine’deki Mescid-i Nebevi’deki uygulamada Efendimizin, devlet işlerini de Mescid-i Nebevi’den idare ettiği, inen ayet-i celileleri veya önem arz eden konuları mescitte hutbe irat ederek sahabe-i kirama anlattığı bilinmektedir. Osmanlı döneminde ise mescitlerin külliye halinde yapılanlarının da aşevi, imarethane, medrese, kimsesizler için yatacak yer ve hatta hastane olarak kullanıldıkları bilinmektedir. Cumhuriyet döneminde bu uygulamalardan vazgeçilmiş, camilerin sadece mescitlerde ifa edilen namaz ibadetine tahsis edildikleri bilinmektedir. Ancak şu bir gerçek ki adı ister havra olsun, ister kilise olsun, isterse mescit olsun tamamının ibadethane dışında kullanılmadıkları bir gerçektir.

Bu kadar izahtan sonra gelelim cemevi olayına. Ben hayatımda hiç cemevine gitmedim. Kemal Zeybek’e gideceğim diye bir sözüm var, imkân bulursam gitmek isterim ancak bildiğim kadarı ile kadınlı erkekli, sazlı sözlü toplantıların yapıldığı mekânlar bu mekânlar. Alevi veya Caferi kardeşlerimizin ibadethane olarak kullandıkları bu mekânlara dini bakımdan ibadethane denmesi mümkün değil. Bu mekânlarda bir bölüm ibadete ayrılıp orada namaz kılınsa, o zaman ibadethane statüsü verilebilir. Yok az önce dediğim gibi bu mekânlarda sadece sazlı sözlü toplantılar yapılıyorsa ibadethane statüsü verilemez. Burada bu mekânlara verilecek isimlerden önce daha önemli bir konuyu çözmek zorundayız. Nedir o konu derseniz, alevilik İslam Dini içerisinde Hazret-i Ali’ye inanan bir kültürel ekol müdür yoksa Kuran-ı tanımayan, namazla niyazla, hac ve oruçla ilgisi olmayan sadece ve sadece Hazret-i Ali’nin hilafetinin zamanında verilmediğine inanan ve şehadetinin hesabının intikamının alınması için hala daha mücadele eden bir ekol müdür? Buna karar vermek lazım. Bu kararı da bizler değil Alevi ve Caferi kardeşlerimiz verecek. 

İstanbul’un belli kesimlerinde camilerde iki tane mihrap var. Birinde Sünniler diğerinde de Caferiler namaz kılarlar. Keşke cemevlerinde de bu şekilde mihrap olsa, orada namaz kılanlar olsa, bizler de oralara gidip namaz kılsak. Onların etkinliklerini dinlesek de aradaki fitne ortadan kalksa. Bu konuları inatlaşarak değil ancak hoşgörü ile çözeriz. Burada temel ölçü Kuran’a ve Peygambere olan imandır. Bu çerçevede herkes mümindir, kardeşimizdir. Bizlerin de onlar kadar Hazret-i Ali’yi sevdiğimize Allah şahittir. Bunu söylerken de asla münafıklık yapmadan gönül rahatlığı ve inanarak söylediğimizden en ufak bir şüpheleri olmasın. Zira beni tanıyanlar eyvallahım olmadığını bilirler ama doğruya doğru, eğriye eğri demezsek Hakkı inkâr etmiş oluruz. Hazreti Ali’nin şehadeti, Hazreti Hüseyin’e ve yetmiş şehide yapılan zulüm asla tasvip edilemez. Bu haktır, hakikattır. Ama cemevi de ibadethane olmaz zira dinimizin ve kitabımızın emri budur, bunu da haykırmak zorundayız. Umarım matlub hasıl olmuştur, kalın sağlıcakla.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
8 Yorum