VİCDANI İKNÂ ETMEK...

Günahlar, çoğu zaman vicdan ikna edilmeden işlenmez. İnsan, yapacağı eylemin yanlış, haksız veya günah olduğunu bildiğinde; önce vicdanını susturacak bir gerekçe arar. Sonra da bu gerekçeyi meşrulaştırarak yanlışını işlemeye başlar. İnsanın en zorlandığı hesaplaşma, başkalarıyla değil, kendi vicdanıyla yaptığı hesaplaşmadır. Bu sebeple bazı insanlar günah işlemekten önce, günahı günah olmaktan çıkaracak mazeretler üretirler. Böylece yanlışlarını düzeltmek yerine, yanlışlarına uygun doğrular icat ederler. En tehlikeli yanılgı; günahın işlemesi değil, işlenen günahın haklı görülmesidir. Günahının farkında olan insanın tövbe etme ihtimali vardır. Ancak günahını meşrulaştıran insan, tövbe ihtiyacını da ortadan kaldırmış olur. Artık vicdan, insanı uyaran bir muhasebe merkezi olmaktan çıkar, nefsin isteklerini onaylayan bir makama dönüşür.

Kur'an-ı Kerim, Yusuf suresinin 53. ayetinde, "Çünkü nefis, Rabbimin merhamet ettiği hariç, daima kötülüğü emreder." buyurarak insanın iç dünyasındaki tehlikeye dikkat çekmektedir. Nefis, her zaman açıkça kötülüğü emretmez. Bazen kötülüğü iyilik, ihaneti mecburiyet, haksızlığı hak arama, nankörlüğü özgürlük, yalanı da tedbir olarak takdim eder. Vicdanın susturulmasında kullanılan en etkili yöntemlerden biri, başkalarını kötü göstermektir. İnsan, kendisini haklı çıkarabilmek için karşısındakini haksız ilan eder. Kendi kusurunu küçültürken başkasının kusurunu büyütür. Kendi hatasına mazeret ararken başkasının hatasına ceza ister. Kendisine gösterilen hoşgörüyü hak kabul ederken, başkasına gösterilecek hoşgörüyü zaaf sayar. Böylece adalet duygusu yerini menfaat merkezli bir değerlendirmeye bırakır.

Özellikle beşerî münasebetlerde bu durum daha belirgin hâle gelir. Dostlukların bozulmasında, aile ilişkilerinin zedelenmesinde, ticari ortaklıkların dağılmasında ve kurumsal ilişkilerin yıpranmasında çoğu zaman aynı psikolojik savunma mekanizması işletilir. Yanlış yapan kişi, yaptığı yanlışı konuşmak yerine, karşısındakinin geçmişini sorgulamaya başlar. Kendisini savunabilmek için başkasını suçlamayı tercih eder. Çünkü başkasının kusurlarıyla meşgul olmak, kendi kusurlarıyla yüzleşmekten daha kolaydır.

Ancak; vicdanı rahatlatmak ile vicdanı susturmak aynı şey değildir. Vicdan, haksızlığın giderilmesiyle, hakkın sahibine teslim edilmesiyle, samimi pişmanlık ve tövbeyle rahatlar. Susturulmuş vicdan, temizlenmiş vicdan değildir. Kur'an-ı Kerim, Kıyâme suresinin 14 ve 15. ayetlerinde insanın bu özelliğini son derece çarpıcı biçimde açıklamaktadır; "Bilakis insan, kendi aleyhine şahitlik edecek durumdadır. İsterse bütün mazeretlerini ortaya koysun." Bu ilahi ikaz, insanın kendisini savunmak için ürettiği gerekçelerin hakikati değiştirmeyeceğini ortaya koymaktadır. İnsanları ikna etmek mümkündür. Olayları farklı anlatmak, haklıyı haksız göstermek de mümkündür. Hatta güçlü bir anlatımla yalanı doğru gibi kabul ettirmek bile mümkündür. Fakat insanların inanması, anlatılanların doğru olduğu anlamına gelmez.

Bir başka önemli husus da kul hakkıdır. İnsan, Allah'a karşı işlediği günahlardan samimiyetle tövbe edebilir. Ancak kul hakkı söz konusu olduğunda, tövbenin yanında hak sahibinin hakkını iade etmek ve mümkün olduğunda onunla helalleşmek gerekir. Başkasının itibarını zedeleyen, emeğini sömüren, güvenini istismar eden veya hakkını gasp eden bir insanın yalnızca kendi vicdanını rahatlatması yeterli değildir. Zira haksızlığın mağduru yalnızca failin vicdanı değildir. Günümüzde bazı insanlar, vicdanlarını rahatlatmak için dinî kavramları bile kullanabilmektedir. Kendi çıkarlarını kader, yanlış tercihlerini imtihan, haksızlıklarını maslahat, başarısızlıklarını da başkalarının ihaneti olarak açıklayabilmektedirler. Oysa din, nefsin yanlışlarına gerekçe üretmek için değil, insanın davranışlarını ilahi ölçülere göre düzenlemek için vardır. Yanlışın alışkanlığa dönüşmesi çok tehlikelidir. İlk günahında vicdan azabı duyan insan, aynı günahı tekrar ettikçe bu rahatsızlığı daha az hissedebilir. Bir süre sonra da yaptığını sıradanlaştırabilir. Böylece başlangıçta vicdanını ikna etmeye çalışan insan, zamanla vicdanını dinlememeye başlar. Yanlışın normalleşmesi, insanın ahlaki hassasiyetini kaybetmesinin en önemli işaretlerinden biridir.

Oysa insanın büyüklüğü, hiç hata yapmamasında değil, hatasını kabul edebilmesindedir. Yanlışını itiraf etmek küçüklük değil, ahlaki olgunluktur. Özür dilemek itibarsızlık değil, şahsiyet göstergesidir. Hakkı teslim etmek kaybetmek değil, adaleti kazanmaktır. İnsan, kendi yanlışını kabul ettiği ölçüde nefsinin esaretinden kurtulur. Dünyada her olayın gerçek yüzü ortaya çıkmayabilir. Bazı yalanlar yıllarca doğru kabul edilebilir. Bazı mazlumlar haksız, bazı zalimler de haklı gösterilebilir. Fakat ilahi adalet açısından hiçbir hakikat kaybolmaz. Kur'an'ın Zilzâl suresinde bildirdiği üzere, zerre kadar hayır da zerre kadar şer de karşılıksız kalmayacaktır. Vicdanını rahatlatmak isteyen insan, önce vicdanını rahatsız eden yanlışı ortadan kaldırmalıdır. Başkalarını karalayarak kendisini aklamaya çalışanlar, belki insanları ikna edebilirler ama hakikati değiştiremezler. Çünkü vicdanın gerçek huzuru, mazeret üretmekte değil, hakka teslim olmaktadır. İnsanlardan saklanan gerçekler olabilir. Vicdandan kaçırılan hakikatler de bulunabilir. Ancak Allah'ın ilminden gizlenebilecek hiçbir söz, niyet ve davranış yoktur.

Vicdanı susturmak, günahı ortadan kaldırmaz. Günahı meşrulaştırmak da insanı masum yapmaz. Günah, kalbi rahatsız eden her eylemdir. Yapılacak eylem için vicdanın ikna edilmesine ihtiyaç duyuluyorsa; o eylem yanlıştır, işlenmesi de günahtır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sami Kesmen Arşivi
SON YAZILAR