HIRSLARIN LİMİTİ...
İnsanın arzu ve isteklerinin, hedef ve hayallerinin, hatta hırslarının bile bir limiti olmalıdır. Sınırsız hırs, insanı başarıya değil; çoğu zaman felakete götürür. Hırs; akıl, irade ve ahlâkla kontrol edildiğinde gayrete, çalışmaya ve başarıya dönüşür. Ancak kıskançlık, fesatlık, bencillik ve tamahkârlıkla birleştiğinde insanın hem şahsiyetini hem de maneviyatını tahrip eder. Hırsın ölçüsü ahlâk, sınırı helâl, denetçisi vicdan olmalıdır.
İnsanın başkasının başarısına bakarak kendisini geliştirmek istemesi gıptadır. Gıpta; başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istemeden, benzerine kavuşmayı arzulamaktır. Haset ise; başkasının elindeki nimetten rahatsız olmak, hatta onun kaybolmasını istemektir. Birincisi insanı çalışmaya, ikincisi kötülüğe yöneltir. Hırsın gıptaya dönüşmesi faydalı, haset ve fesatlığa dönüşmesi zararlıdır.
Hırsın en tehlikeli boyutu; insanın kendi arzu ve isteklerini mutlak doğru kabul etmeye başlamasıdır. Böyle bir insan için artık hak, hukuk, adalet, merhamet ve vicdan ikinci plandadır. Kendi menfaatini her şeyin üzerinde görür. Kazanmak için aldatmayı, yükselmek için başkasını ezmeyi, güçlü olmak için haksızlık yapmayı meşru sayabilir. İşte bu noktada hırs, sıradan bir karakter zaafı olmaktan çıkarak ciddi bir ahlâk ve iman problemine dönüşür.
Kur'an-ı Kerim, bu tehlikeye dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır; "Kendi arzu ve tutkularını ilâh edineni gördün mü?" (Furkân,43; ayrıca Câsiye,23)Bu ayetlerde dikkat çekilen husus; insanın nefsinin her isteğine kayıtsız şartsız teslim olmasıdır. Nefsini ilâh edinmek, mutlaka ona açıkça tapınmak anlamına gelmez. Allah'ın emir ve yasaklarını bir kenara bırakarak kendi arzularını hayatının mutlak ölçüsü hâline getirmek de bu tehlikenin kapsamındadır.
Aşırı hırslı insan, zamanla sahip olduklarının sahibi değil, esiri hâline gelir. Malı çoğaldıkça kanaati azalır. Makamı yükseldikçe tevazuu kaybolur. Gücü arttıkça merhameti zayıflar. Başkalarının başarısından rahatsız olur, kendi başarısını ise hiçbir zaman yeterli görmez. Böylece hırs, insanı doyurmak yerine sürekli aç bırakır. Kanaatsiz insanın; ihtiyaçları değil, ihtirasları sınırsızdır.
Hırs ile azim birbirine karıştırılmamalıdır. Azimli insan hedeflerine ulaşmak için; çalışır, sabreder ve meşru yolları tercih eder. İhtiraslı insan ise, hedefe ulaşmak için; her yolu mübah görebilir. Azim insanı olgunlaştırır, ölçüsüz hırs ise insanı yozlaştırır. Azimli insan başarıya ulaşamadığında yeniden çalışır, ihtiraslı insan başarısızlığının sorumluluğunu başkalarına yükleyerek kin ve düşmanlık üretir.
İslâm, insanın çalışmasını, kazanmasını, ilerlemesini ve başarılı olmasını teşvik eder. Ancak bütün bunların helâl, adalet ve ahlâk ölçüleri içerisinde gerçekleşmesini ister. Kur'an'da, "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm,39) buyurulmaktadır. Çalışmak değerlidir, fakat çalışmanın gayesi kadar yöntemi de önemlidir.
Hırsın esiri olan insan, başkalarına hükmettiğini düşünürken aslında kendi nefsinin mahkûmu olabilir. Dünyanın bütün servetine sahip olsa da kanaati yoksa fakirdir. Herkese emir verse de nefsine söz geçiremiyorsa iradesi zayıftır. Her makamı elde etse de ahlâkını kaybetmişse gerçek anlamda başarılı değildir.
İnsanın hedefleri büyük, gayreti güçlü, azmi sağlam olmalıdır. Ancak hırsı aklını aşmamalı, menfaati vicdanını susturmamalı, arzuları imanının önüne geçmemelidir. Çünkü hırsın limiti aşıldığında; başarı ihtirasa, rekabet hasede, özgüven kibre, benlik ise nefsin ilâhlaştırılmasına dönüşebilir.
İnsan, nefsinin her istediğini elde ettiğinde değil, nefsine gerektiğinde "Dur!" diyebildiğinde gerçek irade ve şahsiyet sahibi olur. Elbette her insan; makul yöntemlerle, helâl ölçüsünde bir çok dünyevi nimetleri isteyebilir. Bunun için kırmızı çizgi ilahî ölçü olmalıdır.
Makam, imkân, unvan gibi dünyevi nimetler her insanda eşit değildir. Bu konuda; istemek, çalışmak iradidir ama sonuç ilahidir. Bazı insanlar çalıyorlar fakat çeşitli nedenlerle istediklerini elde edemeyebilirler, bazıları da diğerleri kadar çalışmadan ondan fazla nimete sahip olurlar. Düz mantıkla bakıldığında burada bir çelişki olduğu sanılır. Ancak insan için hangi sonucun hayırlı olduğunu sadece Allah bilir.
Başkasında var olana istek duyulup, aynı şeylere sahip olmak arzusu eğer maksadı aşacak boyuta geldiğinde fesatlık oluşur. Fesatlık; Allah'ın taksimatına muhalefet etmektir. Kendine verileni görmeden ve şükrünü eda etmeden karşıya bakmak; felaketin işaretidir. Herkesin ve her şeyin aynı olmaması çelişki değil, fıtrattır.
Bütün canlılar birbirlerinin varlığı üzerinden yaşamını sürdürmektedir. Birinin eksiği, diğerinin fazlası; bir bütünü tamamlamaktadır. Bu döngüyü sorulamak yaratılanın işi değildir. Yaratılan, Yaratanın sistemini sorgulama hakkına sahip değildir, ancak hikmetleri üzerinden tefekkür edebilir ki bu da Kur'ani bir tavsiyedir.
Bilgi çalışarak; makam, mekân, unvan gibi posizyon ve fırsatlar ise verilerek elde edilir. Her alim kimse, amir, tacir olabilir ama her tacir ve amir alim olamaz. Fesatlık, hiçbir konuda makul görülemez. Gıpta ise; çalışarak elde edileceklere yapılır. Verilerek elde edilenler, kişinin asli varlığı olmadığı için onlara gıpta da edilemez. Özetle; gıpta helâl, fesatlık haramdır. Hırs, limitini aştığında; gıpta da fesatlığa dönüşür.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.