TAMAHKÂRLIK VE SAHTEKÂRLIK...

İnsanın elindekine kanaat etmeyip sürekli daha fazlasına göz dikmesine; tamahkârlık, daha fazlasını elde etmek uğruna gerçeği gizlemesine, insanları aldatmasına ve olmadığı gibi görünmesine ise; sahtekârlık denir. Bu iki ahlâkî zaaf çoğu zaman birbirinden bağımsız değildir. Tamah büyüdükçe; insanın helâl-haram hassasiyeti zayıflar. Menfaat büyüdükçe; prensipler küçülür. Bir müddet sonra insan, sahip olmak istediği şeyleri elde edebilmek için sahip olduğu değerlerden vazgeçmeye başlar. Tamahkârlığın sahtekârlığa dönüştüğü tehlikeli eşik de burasıdır.

İslâm; çalışmayı, kazanmayı, zenginleşmeyi yasaklamaz. Aksine insanın alın teriyle kazanmasını, üretmesini ve kimseye muhtaç olmamasını teşvik eder. Fakat kazancın da, makamın da, servetin de bir ahlâkı vardır. Kur’an-ı Kerim insanın mala karşı aşırı düşkünlüğüne dikkat çekerek; “Malı da pek çok seviyorsunuz.” mesajını sunmaktadır. (Fecr,20) Problem mal sahibi olmak değil, malın insana sahip olmasıdır. Servet insanın cebinde bulunursa; nimet, kalbine yerleşirse; imtihan olur.

Tamahkârlık fakirlerin hastalığı değildir. Bazen en büyük tamah, zaten çok şeye sahip olanlarda görülür. İhtiyaçların bir sınırı vardır, fakat ihtirasların sınırı yoktur. Bir evi olan ikinciyi, bir makamı bulunan daha yüksek makamı, şöhreti olan daha fazla alkışı isteyebilir. İnsan elde ettikçe mutlu olacağını düşünürken elde ettiklerinin esiri hâline gelebilir. Resûlullah'ın (sav), insanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikincisini isteyeceğini bildiren ikazı, insanın bu doyumsuz tarafını anlatmaktadır.

Tamahkâr insan, istediğine ulaşmak için önce kelimeleri değiştirmeye başlar. Rüşvetin adı “hediye”, torpilin adı “referans”, adam kayırmanın adı “vefa”, yalanın adı “strateji”, haksız kazancın adı “ticari zekâ”, fırsatçılığın adı “piyasa şartları”, çıkarcılığın adı “işini bilmek” olur. Yanlış değişmemiştir; sadece yanlışın üzerindeki tabela değiştirilmiştir. İnsan böylece önce başkalarını değil, kendi vicdanını kandırır. Sahtekârlığın en tehlikeli çeşidi de budur. İnsan yaptığı yanlışın yanlış olduğunu bildiği müddetçe dönüş ihtimali vardır. Fakat yanlışa doğru demeye başladığında vicdanın terazisi bozulmuş demektir.

Hayatın terazileri vardır. Ticaretin terazisi dürüstlük, devlet hizmetinin terazisi adalet, görevin terazisi liyakat, dostluğun terazisi sadakat, sözün terazisi doğruluk, emanetin terazisi güvenilirliktir. Teraziyi bozmak yalnızca bir kilogramlık malı dokuz yüz gram tartmak değildir. Hak etmediği göreve talip olan da teraziyi bozar. Yetkisini yakınlarının menfaatine kullanan da teraziyi bozar. Kalitesiz malı kaliteli diye satan da teraziyi bozar. İnsanların dinî duygularını kendi menfaatine kullanan da teraziyi bozar. Olmadığı hâlde kendisini âlim, uzman, başarılı veya itibarlı göstermeye çalışan da teraziyi bozar. Yalan söyleyerek ticaret yapan, verdiği sözü menfaati değişince unutan, borcunu inkâr eden, emanete ihanet eden de aynı ahlâkî çürümenin farklı görüntülerini sergiler.

Peygamber Efendimizin (sav) “Bizi aldatan bizden değildir.” ikazı bu sebeple son derece ağırdır. Müslümanın en önemli sermayelerinden biri güvenilir olmaktır. Peygamberimiz daha peygamberlik görevi verilmeden önce bile toplumunda “el-Emîn” olarak tanınıyordu. İslâm toplumu yalnızca namaz kılan insanların değil, aynı zamanda birbirine güvenebilen insanların toplumudur. Dindarlığın en ciddi imtihanlarından biri, insanın menfaatiyle ahlâkı karşı karşıya geldiğinde hangisini tercih ettiğidir.
Menfaat yokken dürüst olmak kolaydır. Para söz konusu değilken kanaatkâr görünmek kolaydır. Makam ihtimali yokken mütevazı olmak kolaydır. Güç elinizde değilken adaletten bahsetmek de kolaydır.

Ahlâk; para önünüze geldiğinde harama el uzatmamak, makam imkânı doğduğunda liyakati çiğnememek, güç elinize geçtiğinde hakkaniyetten ayrılmamak, zarar edeceğinizi bildiğiniz hâlde yalan söylememektir. Karakter orada belli olur. Tamahkârlığın insanı götürdüğü en tehlikeli yerlerden biri kişilik sahtekârlığıdır. İnsan menfaatine göre yüz değiştirmeye başlar. Güçlü karşısında başka, zayıf karşısında başka; zenginin yanında başka, fakirin yanında başka; işine yarayan insana başka, işi biten insana başka davranır. Dün övdüğünü bugün kötüler, dün kötülediğini bugün över. Çünkü ölçüsü hakikat değil, menfaat olmuştur. Böyle insanların dostlukları da düşmanlıkları da kalıcı değildir..Çünkü dostluklarının merkezinde insan değil çıkar vardır. Çıkar devam ettiği müddetçe dostluk sürer, menfaat sona erince samimiyet de sona erer. Hatta bazen yıllarca iyiliğini gördüğü insana, artık kendisine faydası kalmadığı için sırtını dönebilir.

Tamahkâr insan kendisine yapılan iyilikleri çabuk unutur, kendisinin yaptığı küçücük iyilikleri ise yıllarca hatırlar. İnsanı kalıcı yapan sahip oldukları değil, sahip oldukları karşısında koruyabildiği şahsiyetidir. Tamahkârlığın sonu her zaman zenginlik değildir; bazen rezilliktir. Sahtekârlığın sonu her zaman kazanç değildir; bazen itibarsızlıktır. Tamahkârlık insanın gözünü, sahtekârlık vicdanını bozar. Gözü doymayan insanın vicdanı da susarsa; helâl ile haram, hak ile haksızlık, doğruluk ile sahtekârlık arasındaki sınırlar giderek silinir.

Çok şeye sahip olduğu hâlde, hâlâ başkasının hakkına göz diken insan ihtirasının yoksuludur. Tamahkârlığın sonu sahtekârlıktır. Her iki durum da; İslâm’ın kötü olarak ilân ettiği eylemdir. Tamahkârlık; içe dönük, sahtekârlık; dışa dönük ruhsal hastalık işaretleridir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sami Kesmen Arşivi
SON YAZILAR