İHTİLAT VE HALVET...
İhtilat, kelime olarak karışmak, bir arada bulunmak anlamına gelir. Dinî literatürde ise çoğunlukla birbirine mahrem olmayan kadınlarla erkeklerin aynı ortamda bulunmasını ifade eder. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır. Kadınla erkeğin aynı ortamda bulunmasıyla, aralarında gayrimeşru bir ilişkinin yaşanması aynı şey değildir. Bu ayrımı yapmadan verilen hükümler, dinin maksadını anlamaktan ziyade, toplumsal hayatı zorlaştırabilir. Kur'an-ı Kerim'de kadınlarla erkeklerin aynı ortamda bulunmasını her durumda yasaklayan açık bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık hem erkeklere hem kadınlara iffetlerini korumaları, bakışlarına dikkat etmeleri ve ahlâkî ölçülere riayet etmeleri emredilmektedir. Nûr suresinin 30 ve 31. ayetleri bunun en açık örnekleridir. Kur'an, yalnızca kadını değil, erkeği de sorumlu tutmaktadır. Ahlâk, tek taraflı bir yükümlülük değil, karşılıklı bir sorumluluktur. Cenab-ı Hak, Kasas suresinin 23-25. ayetlerinde Hz. Musa'nın Medyen kuyusunda iki kadınla karşılaşmasını anlatır. Hz. Musa, hayvanlarını sulamak için bekleyen bu kadınlarla konuşmuş, durumlarını öğrenmiş ve kendilerine yardımcı olmuştur. Daha sonra kadınlardan biri, babasının davetini Hz. Musa'ya iletmiştir. Bu kıssada kadınla erkeğin konuşması, yardımlaşması ve sosyal ilişki kurması değil; bunların hangi edep ve ahlâk içerisinde gerçekleştiği dikkat çekmektedir.
İslâm'ın kadın-erkek ilişkilerinde hiçbir sınır koymadığını söylemek doğru değildir. Resûlullah Efendimiz, birbirine mahrem olmayan kadınla erkeğin baş başa kalması konusunda uyarılarda bulunmuştur (Buhârî, Müslim). Fıkıhta buna "Halvet" denilmektedir. Halvet ile ihtilat birbirine karıştırılmamalıdır. Halvet; belirli şartlarda yabancı bir kadınla erkeğin baş başa kalmasını, ihtilat ise; daha geniş anlamda kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmasını ifade eder. Dolayısıyla her ihtilat halvet değildir. Her sosyal birlikteliğe halvet hükmü vermek, fıkhî kavramların sınırlarını zorlamak olur. Dört mezhebin fıkıh birikiminde de kadın-erkek ilişkileri tek bir kelime üzerinden değerlendirilmemiştir. Mahremiyet, tesettür, bakış, dokunma, halvet, fitne endişesi ve meşru ihtiyaç gibi hususlar ayrı ayrı ele alınmıştır. Mezheplerin ayrıntılarda farklı görüşleri bulunmaktadır. Özellikle fitne ihtimalinin değerlendirilmesinde ve sosyal ortamlara ilişkin sınırlamalarda daha ihtiyatlı yaklaşımlar vardır. Bu nedenle bütün âlimlerin her türlü kadın-erkek birlikteliğini kayıtsız şartsız caiz gördüğünü söylemek de ilmî bakımdan doğru değildir.
Üzerinde durulması gereken asıl mesele, haramın gerekçesiyle harama götürebileceği düşünülen ortamın birbirinden ayrılmasıdır. İslâm hukukunda "Sedd-i Zerai" denilen, harama götüren yolların kapatılması ilkesi bulunmaktadır. Bu ilkenin uygulanması, her ihtimalin kesin bir haram hükmüne dönüştürülmesi anlamına gelmez. Aksi hâlde ihtimal ile gerçek durum, tedbir ile yasak birbirine karışır. Bir davranışın harama vesile olabileceği düşüncesi, o davranışın her durumda ve herkes için doğrudan haram olduğunu göstermeye yetmez. Kur'an'ın ortaya koyduğu toplumsal ahlâk, kadınla erkeği birbirinin düşmanı veya sürekli tehdit unsuru olarak görmez. Tevbe suresinin 71. ayetinde, mümin erkeklerle mümin kadınların birbirlerinin velileri, yani dostları ve yardımcıları olduğu, iyiliği emredip kötülükten sakındırdıkları bildirilmektedir. Bu ayet, kadın ve erkeğin toplumsal sorumlulukta birbirini tamamlayan iki unsur olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Kadını yalnızca fitne kaynağı olarak görmek ne kadar yanlışsa, erkeği de iradesiz ve ahlâkî sorumluluktan yoksun bir varlık gibi değerlendirmek o kadar yanlıştır. İslâm, insana irade vermiş, akıl vermiş, sorumluluk yüklemiştir. Günümüzdeki yanlışlardan biri; dinin ahlâkî ilkelerini korumak adına toplumsal hayatın meşru alanlarını da yasak kapsamına almaktır. Bir başka yanlış ise; sosyal hayatın gerekliliklerini gerekçe göstererek mahremiyetin bütün sınırlarını kaldırmaktır. İslâm'ın hedefi; insanları birbirinden tamamen uzaklaştırmak değil, aralarındaki ilişkileri ahlâkî bir zemine oturtmaktır. Kadınla erkek aynı okulda eğitim görebilir, aynı iş yerinde çalışabilir, aynı ticari faaliyetin tarafı olabilir, aynı toplumsal hizmette görev alabilir. Bunların dinî değerlendirmesinde yalnızca aynı ortamda bulunmaları değil; ilişkinin niteliği, davranışların mahiyeti ve mahremiyet ölçülerine uyulup uyulmadığı dikkate alınmalıdır. Meşru bir beraberliği gayrimeşru hâle getiren şey; her zaman beraberliğin kendisi değil, o beraberlik içerisinde ortaya çıkan yasak davranışlar olabilir.
Din adına hüküm verirken ne kadar dikkatli olmak gerektiğini göstermektedir. Haram koyma yetkisi şahıslara, geleneklere veya toplumsal alışkanlıklara ait değildir. Dinî hükümler, sahih delillere ve usulüne uygun değerlendirmelere dayanmalıdır. İslâm'da haram olan her türlü; gayrimeşru yakınlaşma, mahremiyet ihlali ve iffetsiz davranıştır. Kadınla erkeğin aynı ortamda bulunması ise; şartlarından bağımsız olarak mutlak bir haram hükmüne indirgenemez. Bununla birlikte ihtilatın sınırlarına ilişkin fıkhî ihtilaflar da yok sayılamaz. İlmî dürüstlük; hem yasakları hem ruhsatları kendi delilleri ve şartları içerisinde değerlendirmeyi gerektirir. Dinin gayesi; hayatı yaşanmaz hâle getirmek değil, hayatı ahlâkla güzelleştirmektir. İslâm insanı toplumdan koparmadan terbiye eder; özgürlüğü sorumlulukla, sosyal hayatı mahremiyetle, insan ilişkilerini edep ve iffetle dengeler. Din adına; helâli haramlaştırmak da, haramı helâlleştirmek de doğru değildir. Ölçü; insanların korkuları veya arzuları değil, Allah'ın koyduğu sınırlar olmalıdır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.