ŞAHSİYETLİ DURUŞ...
İnsan, bu dünyaya sadece yaşamak için değil; nasıl yaşadığını ispat etmek için gönderilmiştir. Neyi savunduğu, neyi reddettiği ve en önemlisi ne uğruna bedel ödemeye razı olduğu; onun gerçek kimliğini ortaya koyar. Çünkü hayat; sözlerin değil, duruşların tartıldığı bir imtihandır. Bu imtihanda en ağır gelen şey; insanın kendi kendine yabancılaşmasıdır.
Günümüz insanının en büyük açmazı; görünmek ile olmak arasındaki uçurumu fark edememesidir. İnsanlar artık oldukları gibi görünmenin bedelinden korkuyor, göründükleri gibi olmanın konforuna sığınıyor. Oysa bu bir tercih değil; bir çözülüştür. Kendi hakikatini gizleyen, zamanla kendi hakikatini kaybeder. Başkalarının onayını kazanmak için kendi değerlerinden vazgeçen bir insan; aslında en büyük reddi kendine yapmıştır. Çünkü insanı değerli kılan şey; alkışlar değil, omurgadır.
“Olduğun gibi görünmek” çoğu zaman yalnızlıktır. Kalabalıkların dışında kalmaktır. Yanlış anlaşılmayı, dışlanmayı, hatta zaman zaman kaybetmeyi göze almaktır. Ama bu yalnızlık; insanın kendiyle barışık olduğu en onurlu yalnızlıktır. İnsan, kendine rağmen kazandığı hiçbir zaferle huzur bulamaz. Çünkü iç dünyasında kaybeden birinin, dış dünyada kazandıkları sadece bir illüzyondur.
Öte yandan “göründüğün gibi olmak” ise; ilk bakışta doğru gibi görünse de, çoğu zaman toplumun beklentilerine göre şekillenmiş bir kimliği kabullenmek anlamına gelir. İnsan, başkalarının görmek istediği gibi oldukça; kendinden uzaklaşır. Bu uzaklaşma bir anda olmaz; küçük tavizlerle başlar. “Bundan bir şey olmaz” denilen her geri adım; insanı biraz daha kendinden koparır. Sonunda geriye, alkışlanan ama kendine yabancılaşmış bir gölge kalır.
Şahsiyetli duruş; işte tam bu noktada devreye girer. Şahsiyet; sadece doğruyu bilmek değil, doğruya sadık kalmaktır. Duruş ise; bu sadakatin hayata yansımasıdır. İnsan, inandığı değerleri sadece uygun zamanlarda değil, zor zamanlarda da savunabiliyorsa; işte o zaman şahsiyet sahibidir. Çünkü kolay zamanların doğrusu, çoğu zaman imtihan sayılmaz. Asıl mesele; zor zamanlarda eğilmemektir.
İhtiyat sahibi olmak ile değerlerinden taviz vermek arasındaki farkı doğru okumak gerekir. İhtiyat; korkuya teslim olmak değil, aklın ve hikmetin gereğidir. Değerlerini koruyarak susmak bir tercihtir; fakat değerlerinden vazgeçerek susmak bir çöküştür. Bugün birçok insan; “idare ediyorum” diyerek aslında kendini tüketiyor. Oysa idare etmek; kendine, değerlere ve taşınan sorumluluğa sessiz bir ihanet biçimine dönüşebilir.
Şahsiyetli insan, bedel ödemeyi göze almış insandır. Çünkü bilir ki; her değerin bir bedeli vardır. İnandığı doğrular uğruna yalnız kalmak gerekiyorsa yalnız kalır, kaybetmek gerekiyorsa kaybeder. Ama kendini kaybetmez. Çünkü en büyük kayıp; insanın kendini kaybetmesidir. İnsan, kendini kaybettiği an; kazandığı her şey anlamını yitirir.
Bugün dünyada en ucuz şey; fikir değiştirmek değil, duruş değiştirmektir. İnsanlar artık rüzgâra göre yön belirlemekte, menfaate göre tavır almaktadır. Hakikat değil, konfor belirleyici olmaktadır. Bu yüzden güçlü görünen birçok insan aslında içten içe zayıftır. Çünkü omurgası olmayanın ayakta durması mümkün değildir. Şahsiyetli duruş; işte bu savrulmaya karşı bir direniştir.
İnsanı büyüten şey kazandıkları değil, vazgeçemedikleridir. Bir insan, değerlerini koruyabiliyorsa; kaybetse bile büyüktür. Ama değerlerini kaybederek kazanan biri; aslında en büyük kaybedendir. Çünkü şahsiyet; satın alınacak bir şey değil, korunacak bir emanettir. İnsan ya olduğu gibi görünmenin bedelini ödeyerek anlam kazanır ya da göründüğü gibi olmanın konforunda kendini kaybederek anlamsızlaşır. Üçüncü bir yol yoktur.
Bu yüzden tercih nettir; ya bedel ödeyerek şahsiyet sahibi olacaksın, ya da bedel ödememek için şahsiyetini kaybedeceksin. Bilinmelidir ki; duruşunu kaybeden, yolunu kaybeder. Yolunu kaybeden, sonunda kendini kaybeder. Şahsiyetli duruş; dünyanın da ahiretin de sermayesidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.