TASAVVUF VE DÜNYA GÜZELLİĞİ…
Dünya güzeldir… Hem de inkâr edilemeyecek kadar güzel. Dağların ihtişamı, denizlerin derinliği, bir çocuğun gülüşü, bir annenin şefkati… Hepsi insanın kalbine dokunan, ruhunu sarsan bir estetik taşır. Fakat asıl mesele, bu güzelliğe nasıl baktığımızdır. Çünkü aynı dünyaya bakan iki insan vardır; biri sadece görür, diğeri ise görmenin ötesinde okur. İşte tasavvuf, bu “okuma” sanatıdır.
Tasavvuf, dünyayı terk etmek değildir. Aksine, dünyayı doğru yerden tutabilmektir. Sûfî, dünyayı eline alır ama kalbine koymaz. Çünkü bilir ki kalbe giren her şey, insanı esir eder. Mal girer, insan mala kul olur. Şöhret girer, insan alkışın kölesi olur. Nefis girer, insan kendine tapar hâle gelir. Tasavvuf, işte bu esareti kırma çabasıdır. Dünyayı inkâr ederek değil, onun geçiciliğini idrak ederek özgürleşmektir.
Bugün insanlığın en büyük problemi, dünyanın güzelliğine değil; bu güzelliğin yanlış yorumlanmasına dayanır. İnsan, gördüğü nimeti sahiplenmek ister. Sahip olamadığını kıskanır, sahip olduğunu kaybetmekten korkar. Böylece güzellik, huzur üretmez; aksine kaygı ve hırs doğurur. Oysa tasavvuf, sahip olma duygusunu değil; emanet bilincini öğretir. “Bu benim” demek yerine, “Bu bana verilmiş bir imtihandır” diyebilmektir.
Bir çiçeğe bakarken sadece kokusunu almak başka, o kokunun sahibini düşünmek başkadır. Bir sofraya oturup sadece doyurmak başka, o nimetin nereden geldiğini tefekkür etmek başkadır. Tasavvuf, işte bu farkın adıdır. Gözün gördüğünü kalbin anlamlandırmasıdır. Çünkü kalp körse, gözün görmesi bir anlam ifade etmez.
Tasavvuf ehli, dünyanın güzelliğini inkâr etmez. Hatta belki de en çok onlar hayran olur bu güzelliğe. Ama onların hayranlığı, eşyanın kendisine değil; eşyanın arkasındaki ilâhî sanata yöneliktir. Bir gülü severler ama gülün kendisine değil, onu yoktan var eden kudrete muhabbet beslerler. Bu yüzden onların sevgisi, bağımlılık üretmez; özgürlük kazandırır. Çünkü sevgi, yaratılana değil Yaratan’a yönelmiştir.
Bugün modern insanın yaşadığı bunalımın temelinde de bu kopuş vardır. Dünya güzelleştikçe insan huzursuzlaşmaktadır. Evler büyüyor ama kalpler daralıyor. İmkânlar artıyor ama tatmin azalıyor. Çünkü insan, güzelliği yanlış yerde aramaktadır. Gözünü doyuruyor ama ruhunu aç bırakıyor. Tasavvuf ise insanı yeniden dengeye çağırır. “Dünyayı gör ama dünyada kaybolma” der. “Sev ama bağımlı olma” der. “Kazan ama kendini kaybetme” der.
Tasavvufun en büyük öğretisi şudur; "Dünya bir aynadır. Aynaya bakıp kendine hayran olmak da mümkündür, aynadan geçip hakikati görmek de…" Sûfî, aynayı kırmaz; ama aynaya takılıp kalmaz da. Çünkü bilir ki aynadaki görüntü geçicidir. Asıl olan, o görüntüyü var eden hakikattir.
Bir gün her şey değişecektir. Güzellik solacak, gençlik geçecek, mal mülk el değiştirecek… Ama kalpte yer eden hakikat kalacaktır. İşte tasavvuf, insanı bu kalıcı olana yönlendirir. Fanî olanı inkâr etmeden, onu ebedî olana köprü yapar.
Tasavvuf, dünyayı kötülemek değil; dünyaya haddini bildirmektir. Dünya güzeldir ama mutlak değildir. Caziptir ama kalıcı değildir. Verilmiştir ama sahip olunmamıştır. Bu dengeyi kurabilen insan, dünyanın içinde yaşar ama dünyaya ait olmaz. İşte huzur da tam burada başlar.
Çünkü asıl güzellik; gözün gördüğünde değil, kalbin fark ettiğindedir… Tasavvuf; değerleri görmeyi sağlar. Olayların arkasını okumayı öğretir. Dünyayı, ahiretin tarlası yapar. Dünyayı, aheretin mimarı kılar. Zorluk ve yokluğu, zikrin sermayesi yapar. Sabır ve şükür günlük rutin olur. Özetle, tasavvuf; dünyada da ahirettede huzurun adresidir. Ancak; herkesin tasavvuftan anladığı aynı şey değildir. Tasavvufu, İslam gören bir zaviyeden bakılınca fotoğraf böyle okunur.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.