KABAK-KAVAK DİYALOĞU...
Kabak-Kavak arasında geçen diyaloğu herkes duymuştur. Temsili olarak anlatılan bu diyalog çok önemli, derin ve zengin dersler sunmaktadır. Liyakatla, sadakat arasındaki farkın anlaşılması bakımından da önem arz etmektedir. Hak edilmeden ve layık olunmadan elde edilen nimetlerin nasıl sarhoşluk oluşturduğunu anlatan bu diyalogtan; çıkarılacak ders, alınacak ibret, düşünülecek hikmetler vardır. Hormonlu yükselişlerin oluşturduğu şımarıklık, bütün değerlerin buharlaşmasına da neden olmaktadır. Bir insan, hak etmediği değeri, hak etmediği yoldan elde etmişse eğer, mutlaka aynı çıkış noktasından dibi çakılması da kaçınılmazdır. Böylesi kimselere gıpta edilmez, acınır ancak. Çünkü onlar sahip olduklarının sorumluluğunu taşıyacak tecrübeye, bilgiye, donanıma, muhakemeye ve liyakata sahip değildirler. Örnekleri çoktur, tecrübelerle sabittir, insanlık örneklerine şahittir.
Bir kavak ağacının dibinde bir kabak filizlenmiş. Baharın bereketiyle kabak hızla büyümüş, kavağın gövdesine sarılarak yukarılara doğru tırmanmaya başlamış. Günler geçtikçe yaprakları genişlemiş, dalların arasına yayılmış ve kısa zamanda kavağın boyuna yaklaşmış. Bir gün gururla kavağa sormuş; “Sen kaç ayda bu hâle geldin?” Kavak cevap vermiş; “Yıllarımı aldı.” Kabak kahkahayla karşılık vermiş; “Yıllar mı? Ben birkaç ayda senin boyuna ulaştım. Demek ki sen oldukça yavaş büyümüşsün!” Kavak, kabağın bu sözlerine kızmamış. Çünkü yılların öğrettiği bir hakikat vardı. Sadece şöyle demiş; “Bekle bakalım… Sonbahar gelsin.” Mevsim dönmüş. Yazın sıcak günleri geride kalmış, sonbaharın serin rüzgârları esmeye başlamış. Kabağın yaprakları sararmış, dalları kurumaya yüz tutmuş. Birkaç ay önce kavağın tepesine kadar yükselen kabak, kısa zamanda eski ihtişamını kaybetmiş. Kavak ise yerinde duruyormuş. Çünkü kabak hızlı büyümüş, kavak ise kök salmıştı.
İnsan hayatında da bazen “kabak-kavak diyaloğu” yaşanır. Birileri kısa zamanda para kazanır, makam sahibi olur, tanınır, çevre edinir ve kendisini yılların emeğiyle bir yere gelmiş insanların üzerinde görmeye başlar. Dün yolun başında olan kişi, bugün yıllardır yürüyene yol öğretmeye kalkar. Hızlı yükseliş insana, uzun bir yol yürüdüğü vehmini verebilir. Oysa yükseğe çıkmakla kök salmak aynı şey değildir. Kur’ân-ı Kerîm insanın bu zaafına dikkat çeker; “Hayır! İnsan kendisini yeterli gördüğü için mutlaka azar.” (Alak,6-7) İnsan bazen sahip olduğu imkânı kendi büyüklüğünün delili zanneder. Servetini zekâsına, makamını kabiliyetine, başarısını yalnızca kendi gayretine bağlar. Böyle olunca nimetin sahibini unuttuğu gibi, kendisinden önce yürüyenlerin emeğini ve tecrübesini de küçümsemeye başlar. Hâlbuki hayat yalnızca ne kadar yükseldiğinizle değil, ne kadar sağlam durabildiğinizle ölçülür.Kabağın sürati vardır ama kavağın kökü vardır. Kabak birkaç ayda metrelerce yükselir, fakat onu taşıyan kendi gövdesi değildir. Kavak ise ağır ağır büyür, toprağın derinliklerine kök salar, rüzgârla mücadele eder, kışı görür, fırtınadan geçer. Onun büyümesi yavaştır fakat kalıcılığı güçlüdür.
İnsan için de tecrübe böyledir. Tecrübe sadece yaş almak değildir; düşmek, kalkmak, yanılmak, öğrenmek, beklemek ve gerektiğinde susabilmektir. Bazı hakikatler kitaptan öğrenilir, bazıları ise ancak zamanın içinden geçilerek anlaşılır. Bu sebeple İslâm kültüründe ilim kadar hikmet, bilgi kadar tecrübe, konuşmak kadar sükût da kıymetlidir. Resûlullah’ın (s.a.v.) bildirdiği üzere Allah katında değer, gösteriş ve görüntüyle değil, kalbin ve amelin değeriyle ilgilidir. İnsanların alkışı, makamların ihtişamı ve servetin büyüklüğü geçicidir. Asıl mesele, nimet elden çıktığında insanın geriye ne bırakabildiğidir.
Bugünün dünyasında kabaklar daha görünür olabilir. Çünkü çağımız hızlı olanı seviyor. Hızlı zenginleşen, hızla şöhret kazanan, bir anda milyonlara ulaşan konuşulur. Fakat hayatın terazisi sosyal medyanın terazisine benzemez. Hayat insana sonunda şu soruyu sorar; “Ne kadar yükseldin?” değil, “Nereye kök saldın?” Kökü ahlâkta olmayan servet kuruyabilir. Kökü liyakatte olmayan makam bitebilir. Kökü ilimde olmayan şöhret sönebilir. Kökü vefada olmayan dostluk dağılabilir. Kökü Allah’a kullukta olmayan hayat ise insanı en büyük yalnızlığın ortasında bırakabilir. Bu sebeple kısa zamanda yükselen insanın ilk öğrenmesi gereken şey tevazudur. Yükselmek insana büyüklük kazandırmaz, bazen yalnızca bulunduğu yeri değiştirir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bildirdiği üzere, Allah için tevazu göstereni Allah yükseltir. (Müslim)
Kabağın yanlışı büyümesi değildir. Hızlı büyümesi de değildir. Onun yanlışı, hızlı büyümeyi üstünlük zannetmesi, kendini farklı görmesidir. Kavağın büyüklüğü ise kabağı küçümsememesinde gizlidir. Tartışmadı, öfkelenmedi, kendisini ispat etmeye çalışmadı. Çünkü bazı cevapları insan değil, zaman verir. Hayatta da her söze cevap vermek gerekmez. Bazen beklemek en güçlü cevaptır. Bugün küçümseyen, tecrübeyi hafife alan veya birkaç aylık başarısıyla yılların emeğine tepeden bakan insana uzun uzun bir şeyi anlatmaya gerek yoktur. Kavak gibi dik durmak gerekir. Kök sağlamsa rüzgârdan korkmaya gerek yoktur.
Kabak bir mevsimde kavağın boyuna ulaşabilir, fakat kavak olmak için boy yetmez, kök gerekir. Zamansız yükselen çapsızlar, görgüsüz olan zenginler, şımarık olan siyasetçiler, ayağı yere basmayan egoistler, enayiyetle hareket edenler; layık oldukları ve hak ettikleri yerde değil, lâzım ve sadık oldukları yerdedirler. Elbette, sadakat önemlidir ama liyakatı olmayan sadık kişi üretmez ancak tüketir. Değerlerden harcar, imkânlardan harcar, makamdan harcar, mekandan harcar, sonra da patlar, yerine başkası konar. Aynen, kabak nasıl kavağın tepesine çıkıp, tepesinde olduğu kavağı küçük görüpte, sonra kavağın ayağına diz çöküp kapanıyorsa; zamansız ve beklenmedik yükselişlerin sonu da kabak gibidir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.