GÜNÜMÜZ İNSANINA NASİHATLER...

Bir insan yüzlerce kitap okuyabilir, binlerce hadis öğrenebilir, dinî meselelerde derin bilgi sahibi olabilir. Fakat öğrendiği hakikatler onun davranışlarına yansımıyorsa, bu bilgi henüz ahlâkî bir olgunluğa dönüşmemiş demektir. İlim, yalnızca zihnin aydınlanması değil, aynı zamanda kalbin arınması ve hayatın istikamet kazanması için vardır. Kur'an-ı Kerim'de, "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?" (Saf,2) buyurulmaktadır. Bu ilâhî ikaz, söz ile davranış arasındaki uyumsuzluğun ne kadar önemli bir ahlâk meselesi olduğunu göstermektedir. İnsan, başkalarına anlattığı hakikatlerin öncelikle kendi hayatındaki karşılığını sorgulamalıdır. Çünkü dinin en etkili tebliği, güzel sözlerden önce güzel davranışlarla gerçekleşir. Söylediğini yaşamayan insanın sözleri zamanla tesirini kaybeder. Yaşadığı hakikati anlatan insanın ise bazen susması bile güçlü bir mesaj hâline gelir.

İnsan ömrü çok kıymetidir. Zaman, insanın sahip olduğu en değerli sermayelerden biridir. Kaybedilen mal yeniden kazanılabilir, yitirilen makam tekrar elde edilebilir. Fakat geçen zamanın geri getirilmesi mümkün değildir. İnsan, kendisine verilen ömrü hangi amaçlar uğrunda tükettiğini düşünmek zorundadır. Çünkü hayat, yalnızca yaşanıp tüketilecek bir zaman dilimi değil, sorumluluklarla donatılmış ilâhî bir emanettir. Kur'an'ın Asr suresinde insanın hüsran içerisinde bulunduğunun bildirilmesi ve iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye etmenin bu kayıptan kurtuluşla ilişkilendirilmesi son derece anlamlıdır. Günümüz insanı zamanını tüketmek konusunda oldukça maharetli, fakat onu değerlendirmek konusunda aynı ölçüde dikkatli değildir. Saatlerce başkalarının hayatını takip eden, gereksiz tartışmalarla meşgul olan, dijital dünyanın sınırsız meşguliyetleri içerisinde kaybolan insan; çoğu zaman kendi hayatının muhasebesini yapmaya fırsat bulamamaktadır. İnsanın gerçek kaybı, sahip olduklarını yitirmesi değil, kendisine verilen ömrün anlamını fark edemeden yaşamasıdır. Zamanı doğru değerlendirememek insanın en büyük zaafıdır.

İnsanlık, samimi olmayı; yaşamın standartı haline getirmelidir İbadetin ruhu, samimiyettir. Samimiyetini kaybeden ibadet, şeklen devam etse bile insanın manevi dünyasında beklenen olgunlaşmayı meydana getirmeyebilir. İnsan namaz kılabilir, oruç tutabilir, sadaka verebilir, hac ve umre ibadetlerini yerine getirebilir. Fakat bütün bu ibadetlerin insanın ahlâkında, davranışlarında ve sosyal ilişkilerinde meydana getirdiği değişim üzerinde de düşünülmelidir. Elbette ibadetlerin Allah katındaki kabulünü belirlemek insanın yetkisinde değildir. Bu konuda nihai hüküm yalnızca Allah'a aittir. Ancak ibadetlerin insan hayatındaki ahlâkî karşılığını sorgulamak, bizzat dinin öğrettiği bir sorumluluktur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût,45) buyurulmaktadır. Bu ayet, namazın yalnızca belirli hareketlerden meydana gelen bir ibadet olmadığını, insanın davranışlarını da düzenleyen manevi bir eğitim olduğunu göstermektedir. Namaz kılan insanın kul hakkına karşı daha duyarlı olması, oruç tutan insanın nefsine hâkimiyet kazanması, zekât veren insanın paylaşma bilincini geliştirmesi, hac ve umre yapan insanın tevazu ve kardeşlik duygularını güçlendirmesi beklenir.

İnsan hayatında, nefis terbiyesi de merkezi bir yere sahiptir. İnsan, kendi iç dünyasında meydana gelen mücadeleyi kazanmadıkça dış dünyadaki başarılarıyla gerçek huzura ulaşamaz. Kibir, haset, riya, öfke, bencillik, makam tutkusu ve ölçüsüz dünya sevgisi; insanın manevi gelişimini engelleyen önemli hastalıklardır. Bu hastalıkların en tehlikeli tarafı ise insanın çoğu zaman onların farkında olmamasıdır. Kibirli insan kendisini haklı, kıskanç insan kendisini mağdur, gösteriş meraklısı insan kendisini başarılı görebilir. Böylece nefis, insanın yanlışlarını ona doğru gibi göstererek kendisini sorgulamasını engelleyebilir. Bu sebeple, insan başkalarının kusurlarından önce kendi kusurlarını görmelidir. Başkalarının yanlışlarını görmek kolaydır. Asıl zor olan, insanın kendi yanlışlarıyla yüzleşebilmesidir. Başkalarının ahlâkını sorgulayan insan, kendi ahlâkını da sorgulayabilmelidir. Başkalarının ibadetlerini değerlendiren kişi, kendi ibadetlerinin samimiyetini düşünmelidir. Başkalarının dünya sevgisini eleştiren insan, kendi kalbinin nelere bağlandığını da hesaba katmalıdır. Nefis muhasebesi yapılmadan gerçekleştirilen dinî faaliyetler, zamanla insanın kendisini yeterli ve üstün görmesine yol açabilir.

Dünya- ahiret dengesi insan hayatının balansıdır. İslâm, insanı dünyadan koparan bir din değildir. Çalışmayı, üretmeyi, kazanmayı, aile kurmayı, topluma hizmet etmeyi ve yeryüzünü imar etmeyi insanın sorumlulukları arasında görür. Ancak dünyanın insanın nihai gayesi hâline gelmesine de izin vermez. Dünya hayatı, insanın ebedî yolculuğunda önemli bir merhaledir. Bu merhalede elde edilen imkânların nasıl kullanıldığı, insanın manevi sorumluluğunun bir parçasıdır. Mal sahibi olmakla mala esir olmak aynı şey değildir. Makam sahibi olmakla makamı hayatın gayesi hâline getirmek de birbirinden farklıdır. İnsan servet sahibi olabilir fakat servetin kendisine hükmetmesine izin vermemelidir. İmkânları çoğalabilir fakat bu imkânlar onun merhametini, tevazusunu ve adalet duygusunu azaltmamalıdır. İnsanın neye sahip olduğu değil, sahip olduklarının onun kalbinde nasıl bir yer tuttuğudur. Dünya insanın elinde bulunduğunda imkâna, kalbini esir aldığında ise manevi bir engele dönüşebilir.

İbadetler insanın hayatına yön veren ilâhî eğitim vasıtalarıdır. Bu eğitimden beklenen sonuç, yalnızca ibadetlerin sayısal olarak artması değil, insanın ahlâkî ve manevi bakımdan olgunlaşmasıdır. İbadeti hayatından, ahlâkı ibadetinden ayıran bir anlayış, dinin insan tasavvurunu yeterince kavrayamamış demektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sami Kesmen Arşivi
SON YAZILAR