"DUA" SORUMLULUĞU...

İbadet; her Müslümanın bizatihi kendisinin yapması gereken bir eylemdir. Her ibadetin bir şekli bir de ruhu vardır. Bedeni ibadetler vekaleten yapılamaz. Namaz ve oruç gibi bedenle yapılan ibadetleri kişi kendi yapacaktır. Zekât ve Hac-Umre gibi ibadetler ise mali muhtevalı olduğu için vekaletle yapılabilir. Bunların dışanda, zorunlu olmayan ama hayatın iskiri olarak görülen "Dua" her yerde, her zaman ve herkes için yapılır. Duada esas olan samimiyetir. Son yıllarda, hacı ve umrecilerin, kağıtlara isimler yazarak

Kabede fotoğraf çektirip pazarlama yapmaları son derece yanlıştır. Dua'nın; taşeronluk yöntemine ihtiyacı yoktur. Elbette bir Müslümanın diğer Müslüman için dua etmesi çok kıymetlidir, bunun Kâbede olması çok daha değerlidir. Ancak pazarlanması; taşeronluk olur ki, son derece yanlıştır. Bir duanın kabulü için, başkasına dua etmek önemli bir ilahî referanstır ama bunun sulandırılmış hâle getirilmesi; seküler dünyanın malzemesi olur ki anlamını yitirir, ibadet sorumluluğu ile de örtüşmez.

Kul ile Allah arasındaki en özel, en mahrem ve en samimi bağ; ibadettir/duadır. Bu bağın gücü; şekilden çok niyette, sözden çok gönülde, kalabalıktan çok ihlâsta gizlidir. İslam'ın emrettiği ibadetler incelendiğinde görülür ki; her Müslüman, kulluk görevini öncelikle kendi iradesi, kendi bedeni ve kendi kalbiyle yerine getirmekle yükümlüdür. Çünkü ibadetin amacı sadece bir görevi yerine getirmek değil, insanın Rabbi ile doğrudan ilişki kurmasını sağlamaktır. Namaz, oruç, zikir, tövbe ve benzeri bedeni ibadetler başkasına devredilemez. Hiç kimse bir başkasının yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz. Çünkü bu ibadetlerde esas olan; bedenin yorulması değil, ruhun olgunlaşmasıdır. Kişi secdede kendi alnını yere koyacak, açlığı kendi hissedecek, sabrı kendi yaşayacaktır. İbadetin eğitici yönü de zaten burada ortaya çımaktadır.

Zekât, sadaka, hac ve umre gibi mali yönü bulunan ibadetlerde ise belirli şartlar altında vekâlet mümkündür. Ancak burada da asıl olan, ibadetin sahibinin niyeti ve sorumluluğudur. Vekâlet; kişinin yerine geçen bir taşeronluk değil, dinin koyduğu özel bir kolaylıktır. Çünkü İslam'da ibadetin özü; kulun sorumluluğunu başkasına yüklemek değil, imkânlar ölçüsünde yerine getirmektir. Hac ve umre organizasyonlarında, insanlar yakınlarının, dostlarının veya tanıdıklarının isimlerini kâğıtlara yazıp Kâbe'nin önünde fotoğraf çektirmekte, bunu sosyal medya hesaplarında paylaşmakta ve adeta bir "dua hizmeti" görüntüsü oluşturmaktadırlar. Müminin mümine duası, dinimizin teşvik ettiği güzel davranışlardan biridir. Hele bu dua Kâbe'de, Ravza'da, Arafat'ta veya mübarek zamanlarda yapılıyorsa değeri daha da artar. Ancak burada ince bir çizgi vardır. Dua, gösteri malzemesi yapılmaya başlandığında; samimiyetin yerini reklam, ihlâsın yerini görüntü, kulluğun yerini ise beğeni arzusu alır. O zaman dua, manevi bir yükseliş vesilesi olmaktan çıkar; sosyal medyanın tüketim nesnesi hâline gelir.

Dua bir aracılık sistemi değildir. Allah'a ulaşmak için bir aracı kurum, bir temsilci veya bir taşeron gerekli değildir. Her kul, bulunduğu yerden Rabbine yönelme hakkına sahiptir. Bir köylünün tarlada yaptığı dua da, bir işçinin tezgâh başındaki duası da, bir annenin gece yarısı evladı için döktüğü gözyaşı da Allah katında değerlidir. Kâbe'nin yanında yapılan dua elbette faziletlidir; ancak duanın kabulü mekândan önce ihlâsa bağlıdır. Günümüzde, sanki duaların kabulü için mutlaka bir başkasının devreye girmesi gerekiyormuş gibi bir algı oluşmakta, bu algı pratiğede dönüşmektedir. Oysa bu konuda Kur'an'ın mesajı açıktır; "Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben çok yakınım." Allah'a ulaşmak için mesafeler aşmaya, isim listeleri hazırlamaya veya bunu duyurmaya ihtiyaç yoktur. Samimi bir kalp ve içten bir yöneliş yeterlidir.

Bir başka tehlike ise duanın ticari ve sosyal bir değere dönüştürülmesidir. "Senin için Kâbe'de dua ettim", "Şu kadar kişinin ismini götürdüm", "İsmini yazdır, Kâbe'de fotoğrafını paylaşayım" anlayışı zamanla manevi bir davranışı popüler bir gösteriye dönüştürebilmektedir. Bu durum farkında olmadan ibadetin ruhuna zarar verir. Çünkü ibadetin özü görünmek değil, Allah'ın görmesidir.

Elbette dostlar, akrabalar ve bütün ümmet dualara katılacaktır. Hastalar için şifa, gençler için istikamet, mazlumlar için kurtuluş istenecektir. Ancak bunu bir pazarlama unsuru hâline getirmeden, bir reklam vesilesine dönüştürmeden yapmak gerekir. Zira duanın en makbul olanı, gösterişten uzak ve samimiyetle yapılanıdır. İbadet de, dua da; taşeronluk kabul etmez. Her kul, Rabbine bizzat yönelmelidir. Başkalarının duasını istemek güzel, fakat kişinin kendisinin dua yapmasını ihmali yanlıştır. Mümin, önce kendi ellerini açmalı, kendi gözyaşını dökmeli, kendi kalbini ortaya koymalıdır. Çünkü Allah'a en yakın ses; kulun kendi içinden yükselen samimi niyazdır. İbadetin ruhunu korumak, onu gösterişten ve pazarlamadan uzak tutmak gerekir.

Kulluğun değeri kalabalıklarda değil, ihlâstadır. Dua'nın gücü de taşeronlukta değil, samimiyettedir. İbadet sorumluluğu sulandırılmamalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sami Kesmen Arşivi
SON YAZILAR