"DAVET" AHLÂKI...
Davet etmek güzel bir davranıştır, fakat her güzel davranış gibi davetin de bir ahlâkı vardır. İnsanları sofraya çağırırken sadece kaç kişilik yerimiz olduğunu değil, kaç gönle dokunacağımızı da düşünmek gerekir. Çünkü davet, yemek yedirmekten önce değer vermektir. Davet edilmeyen insan çoğu zaman yemeği değil, hatırlanmamış olmayı dert eder. “Beni neden doyurmadılar?” diye değil, “Beni neden düşünmediler?” diye kırılır. İslâm, sofrayı sosyal statünün sergilendiği bir alan değil, kardeşliğin yaşandığı bir mekân hâline getirmiştir. Resûlullah’ın şu uyarısı son derece dikkat çekicidir, “Yemeğin en kötüsü, zenginlerin davet edilip fakirlerin terk edildiği düğün yemeğidir.” (Buhârî, Müslim) Bu ölçü, yalnızca düğün sofralarına değil, insan ilişkilerimizin tamamına tutulabilecek bir aynadır. Soframıza kimi çağırdığımız kadar, kimi neden çağırmadığımız da ahlâkımız hakkında bir şeyler söyler.
Bugün bazı davetler ne yazık ki gönül buluşturmak yerine sosyal itibar gösterisine dönüşebiliyor. Davet listeleri hazırlanırken samimiyetten önce makam, servet, unvan ve sağlayacağı menfaat hesaplanabiliyor. “Kim gelirse bize değer katar?” düşüncesi, “Kimin gönlünü alabiliriz?” düşüncesinin önüne geçebiliyor. Böyle olunca sofra büyüyor fakat bereket küçülüyor; çeşit artıyor fakat samimiyet azalıyor. Oysa Medine’nin sofraları böyle kurulmamıştı. Muhacirler Mekke’den Medine’ye geldiklerinde çoğunun yanında serveti yoktu. Ensar onları sahip oldukları için değil, kardeş oldukları için bağrına bastı. Kur’ân onların bu hâlini, “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” buyurarak ölümsüzleştirdi. (Haşr, 9) İsâr; artanı paylaşmak değil, gerektiğinde ihtiyaç duyduğunu kardeşinle bölüşebilmektir. Sahâbenin sofrasında insanın kıymeti cebindeki parayla ölçülmüyordu. Hz. Ebû Bekir’in fakirlerle, Hz. Ömer’in kimsesizlerle ilgilenmesinin temelinde aynı anlayış vardı. Hz. Ömer’in geceleri Medine sokaklarında dolaşırken aç çocukların sesini duyduğu bir eve yiyecek taşıdığına dair meşhur rivayet, yöneticilikten önce insanlığın hikâyesidir. İnsanların açlığını uzaktan seyretmeyip yükü sırtına almak gerekir. İslâm’ın ikram anlayışı budur.
Davet kadar, davete katılmanın da bir ahlâkı vardır. Resûlullah davete icabet etmeyi Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları arasında saymıştır. (Müslim) Davete katılmak sadece yemek yemek değil, davet edenin sevincine ortak olmaktır. Düğüne gitmek iki lokma yemek için değil, “Mutluluğunda yanındayım” demektir. Cenazeye katılmak bir kalabalığın parçası olmak değil, “Acında yalnız değilsin” mesajıdır. Bir dostun sofrasına oturmak ise bazen kelimelerle söylenmeyen kardeşliğin ifadesidir. Elbette her davete gitmek mümkün olmayabilir. Hastalık vardır, yol vardır, iş vardır, mazeret vardır. Fakat insan gidemediği yere bir telefonla, bir mesajla, güzel bir dua ile ulaşabilir. Asıl mesele bedenin orada bulunmasından önce gönlün orada olduğunu hissettirmektir.
Bir de davet edilmemenin sessiz kırgınlığı vardır. İnsan bunu çoğu zaman söylemez. “Beni niçin çağırmadınız?” demeyi gururuna yediremez. Tebessüm eder, önemsemiyormuş gibi davranır, fakat gönlünün bir köşesine küçük bir soru bırakır; “Herkes hatırlandı da ben neden unutuldum?” İnsan ilişkilerinde dikkat edilmesi gereken yer tam da burasıdır. Her insanı her programa davet etmek elbette mümkün değildir. İmkânlar sınırlı olabilir. Mekân dar olabilir. Aile arasında yapılması gereken özel toplantılar bulunabilir. Fakat ayrım başka, imkânsızlık başkadır. Bir insanı özellikle dışarıda bırakmak, bulunduğu ortamda herkesi davet edip onu görmezden gelmek, bazen söylenen ağır bir sözden daha fazla incitebilir. İnsanın sadece midesi değil, gönlü de acıkır. Gönlün ekmeği ise hatırlanmaktır. Bu sebeple davet listesi hazırlarken yalnız isimleri değil, gönülleri de saymak gerekir. “Kim güçlü, kim zengin, kim makam sahibi?” diye değil; “Kimin gönlüne dokunabiliriz, kimi sevindirebiliriz, kimi yalnız bırakmamalıyız?” diye düşünmek gerekir.
Davetin bir başka hastalığı da gösteriştir. İnsan bazen misafir ağırlamak için değil, imkânlarını göstermek için sofra kurabilir. Masanın ihtişamı, mekânın pahası, yemeklerin çeşidi konuşulsun ister. Böyle sofralarda ikram, ibadetten gösteriye dönüşme tehlikesi taşır. Kur’ân’ın amellerde gösterişe yönelik uyarısı burada da hatırlanmalıdır. İyiliğin ruhu ihlâstır. Allah için yapılan ikramın reklama ihtiyacı yoktur. Belki de en bereketli sofralar fotoğrafı çekilmeyen sofralardır. Kimsenin bilmediği bir fakirin kapısına bırakılan yemek, bereketin ve rahmetin kaynağıdır. Yolcunun önüne konulan bir tas çorba, öğrenciye ısmarlanan bir öğün yemek, yalnız yaşayan yaşlıya götürülen sıcak bir tabak pilav ve karşılığında yalnızca “Allah razı olsun” denilen ikramlar; fazilettir, rahmettir. Bunların değeri bazen yüzlerce kişinin katıldığı gösterişli sofralardan daha büyük olabilir.
Sofra insanın karakterini de gösterir. Önündeki lokmayı paylaşabiliyor musun? Misafirin geldiğinde yüzün değişiyor mu? Fakir geldiğinde gösterdiğin ilgiyle makam sahibi geldiğinde gösterdiğin ilgi aynı mı? Hizmet eden insana da misafirine gösterdiğin nezaketi gösterebiliyor musun? Davetin ahlâkı biraz da bu soruların cevabında saklıdır. Hayat geçiyor. Kurduğumuz sofralar kaldırılıyor, tabaklar toplanıyor, misafirler dağılıyor. Geriye ise insanların hafızasında bıraktığımız duygu kalıyor. Kimisi bizi, “Beni en güzel gününde hatırlamıştı” diye hatırlayacak. Kimisi, “Zor günümde kapısını açmıştı” diyecek. Kimisi de belki yıllar sonra, “Herkesi çağırmıştı ama beni çağırmamıştı” diye içinden geçirecek. Bu sebeple sofraya tabak koyarken gönüllere de yer açmak gerekir. Davet sofrada başlar ama gönülde tamamlanır. İkramın büyüklüğü; fiyatıyla değil, verilen değerin samimiyetiyle ölçülür. İnsan bazen nerede, ne yediğini unutur ama kendisini kimin sevgiyle davet ettiğini ve kimin bilerek dışarıda bıraktığını kolay kolay unutmaz.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.