RAMAZAN VE SAVAŞ
Bugün Ramazan ayının sonuna doğru yaklaştığımız, Kadir Gecesi’nin gündüzü olarak değerlendirilen bir günü yaşamaktayız. Bir aylık süreçte yaşadıklarımızı ele alacak olursak, öncelikli olarak şunu belirtmek isterim ki Ramazan ayı camiler dışında ne sokağa, ne kamu kurumlarına ne de lokantalara uğramadı dersem abartmış olmam. Eskiden Çiftlik Caddesi’nde bir iki lokantanın camında ya “Ramazan dolayısıyla kapalıyız” ya da “İftarda ve sahurda açığız” yazardı. Şimdi Uğur Mumcu Parkı’ndan Subaşı’na kadar böyle bir durumla karşılaşmak mümkün değil. Eski adı ile Irmak Caddesi, yeni adı ile Atatürk Caddesi olarak bilinen caddede de Tekel Sapağı’ndan Cumhuriyet Meydanı’na kadar sadece OBA Restoran’ın camında “İftar ve sahurda açığız” yazısı var. Bunun dışında böyle bir yazıya rast gelmiş değilim. Yakından tanıdığım, ekonomik durumu çok iyi olan bazı isimlerin dahi Ramazan’da lokantalarını açmalarına üzülüyorum. Oradan kazanacakları üç kuruşa hiç ama hiç ihtiyaçları yok. İnşaat işleri var, kirada yüklü mülkleri var. Sizin anlayacağınız, dünyada eksik hiçbir şeyleri yok ama Ramazan’da bir ay Allah’ın rızasını kazanmak adına sadece gündüzleri lokantalarını kapatmayı dahi göze alamıyorlar. Geçmişte bu tür işleri yapıp daha sonra iflas eden o kadar çok insan biliyorum ki anlatamam. On beş yıl önce Mecidiye’nin göbeğinde lokantasını Ramazan’da açan, mütedeyyin, Süleyman Efendi Hazretlerine bağlı bir arkadaşım vardı. “Neden Ramazan’da açıyorsun?” diye sitem edince, “Hocaefendiler ruhsat veriyor, yolcusu var, hastası var” derdi. “Yolcu ve hastalar o kadar çok ki bütün lokantalar açıyor” derdim. Nihayetinde ekonomik sıkıntıya düştü, yok oldu gitti.
Olayların bu noktaya gelmesinin temel nedeni toplum olarak bizleriz. Oruç tutma oranı gün geçtikçe azalmakta. Eskiden Ramazan’da açık mekanlar camlarına kağıt yapıştırarak insanların görmemesini sağlardı, bir haya ve edep vardı. Şimdi tam tersine, oruç tutanlar tutmayanlara saygı duyacak denecek noktaya gelindi ve bu çok üzücü bir durum. İki üç gece önce sahurda yaşadığımız depremde hepimiz adeta yataklarımızdan fırlayarak kalktık, Allah’a dua etmeye başladık. Cenab-ı Hak bu konularla ilgili Kur’an-ı Kerim’de, “Onlar başlarına bir bela geldiğinde Allah’a dua ederler, ‘Rabbim, bu belayı bizden kaldır, sana söz veriyoruz ibadet edeceğiz’ derler ama bela kalkınca eski hallerine devam ederler” şeklinde pek çok ayet-i celilede buyurmaktadır. Toplum olarak kendimizi silkeleyip ne durumda olduğumuza bakmak zorundayız. Bayramda herkes bayramlaşıyor, kimse “Ben oruç tuttum mu da bayramlaşıyorum?” demiyor. Oysa bu bayram, oruç tutanların bayramıdır. Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Lissaaimi ferhetan ferhetün inde iftarihi ve ferhetün inde likae Rabbihi” yani “Oruçlunun iki bayramı vardır, biri iftar ettiğindedir diğeri de Rabbine kavuştuğundadır” buyurmakta. Rabbim bizleri bu hadis-i şerife mazhar olanlardan eylesin diyerek ikinci konumuza geçmek istiyorum.
ABD’nin 2010’lu yıllarda başlattığı Arap Baharı ve Orta Doğu projesi, merhum Erbakan Hoca’nın dediği gibi tek tek gerçekleşmekte. Önce Irak, Libya, Mısır ve Suriye’de ateşi yaktı, ardından Filistin’de çoluk çocuk, yaşlı kadın, hasta demeden mazlumları acımasızca katletti. Şimdi de sıra İran’a geldi. Ondan sonra da Türkiye’ye gelmesi için elinden geleni yapacak ama Allah’ın izniyle bu ülke her şeyin farkında, önlemlerini son yirmi yılda ciddi anlamda aldı ve her şeyin üstesinden gelecek durumda. İran halkı da asla ülkelerini terk etmedi, canla başla savaşa devam ediyor. Allah’ın izniyle zalimlerin üstesinden geleceğine inanıyorum. Bu arada hortlayan bir konuya da değinmek istiyorum. Bazı kesimler, “Şebbiha sevicileri” diye İran halkına destek verenleri Şia’ya destek olmakla suçluyor. Bunun karşısında ise Sünniliğin kötülüklerinden bahseden ve kendilerini Müslüman olarak, hatta bir kısmı ilahiyatçı olarak tanıtan bir kesim var. Bu iki kesimin yaptığı da yanlıştır. Ehl-i sünnet, Allah ve Resulü’nün yolundan giden, delil olarak Kur’an, sünnet, icma ve kıyası kabul eden bizler gibi inanan bir kesimdir. Şia ise kendi arasında da farklıdır. Namazlı niyazlı, Hazreti Ali’nin hilafeti noktasında haksızlık yapıldığını düşünen ama ibadetine bağlı olan insanlar var. Bir de Kızılbaş olarak adlandırılan, Kur’an’la kitapla uzaktan yakından İslami kültürle alakası olmayan, siyasal anlamda Aleviliğe inanmış bir kesim var. Bunları birbirinden ayırt etmek zorundayız. Allah’a ve kitabına iman eden Alevisi de, Sünnisi de, hatta Kızılbaşı da bu değerlere inanırsa bizim kardeşimizdir. Bu dediklerime inanmayan kim olursa olsun, Allah ve Resulü’nün düşmanı olduğu gibi bizim de düşmanımızdır diyerek sözlerime son veriyorum. Hepinize hayırlı bayramlar diliyorum. Oruç tutanların veya mazereti olduğu için oruç tutamayıp fidyesini verenleri Rabbim cehenneminden azat eylesin duasıyla hayırlı bayramlarınız olsun.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.