FEDAKÂRLIK BAŞKA, KENDİNİ FEDA ETMEK BAŞKADIR...

Fedakârlık; insanın bilinçli olarak irade göstermesi, sahip olduğu bazı imkânlardan daha üstün gördüğü bir değer uğruna vazgeçebilmesidir. Malından verir, zamanından ayırır, rahatından vazgeçer, gerektiğinde kendi menfaatini ikinci plana bırakır. Fakat bütün bunları yaparken kendisini, şahsiyetini ve değerlerini korur. Bu sebeple fedakârlık bir zayıflık değil, irade gücüdür. İnsan neyi, niçin ve ne kadar verdiğini bilir. Kendini feda etmek ise başka bir şeydir. Burada insan yalnızca sahip olduklarından vazgeçmez, zamanla kendisinden vazgeçmeye başlar. Kendi hukukunu yok sayar, şahsiyetini örseler, sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşar; nihayet kendi varlığını başkalarının mutluluğuna tahsis eder. Fedakârlık da, kendini feda etmek de iradî olabilir. Ancak iradî olan her davranış fazilet değildir. İnsan kendi iradesiyle yanlış da yapabilir, kendisine zulmedebilir, kendisine emanet edilen değerleri tüketebilir. Fedakârlıkta temel ölçü; kendinden vermektir, kendini vermek değildir.

İslâm ahlâkında fedakârlığın en yüksek örneği “îsâr”dır. Îsâr, insanın ihtiyaç içerisinde olsa bile kardeşini kendisine tercih edebilmesidir. Kur'ân-ı Kerîm, Ensar'ı överken, “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler” buyurur. (Haşr,9) Ancak îsâr, insanın şahsiyetini yok etmesi, ailesinin hukukunu ihmal etmesi veya kendisini sürekli istismar edilebilir hâle getirmesi değildir. Faziletin de bir fıkhı, bir ölçüsü ve bir dengesi vardır. Resûlullah'ın (s.a.v.) ortaya koyduğu hayat anlayışında insanın yalnız Allah'a, ailesine ve topluma karşı değil, kendi nefsine karşı da sorumluluğu bulunmaktadır. Abdullah b. Amr'a yapılan, “Nefsinin senin üzerinde hakkı vardır, ailenin de senin üzerinde hakkı vardır” ikazı, İslâm'ın denge anlayışının önemli ölçülerinden biridir. İnsan başkalarının hakkını korurken kendi üzerindeki hakları ortadan kaldıramaz.

Hayat da emanettir, beden de emanettir, akıl da emanettir, şahsiyet de emanettir. Emaneti korumak nasıl ahlâkî bir sorumluluksa, insanın kendisini koruması da böyledir. Kur'ân'ın, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara,195) ve “Kendinizi öldürmeyin” (Nisâ,29) ikazları doğrudan her türlü gündelik fedakârlık meselesini anlatmasa da insanın kendi varlığı üzerinde sınırsız tasarruf sahibi olmadığını hatırlatan önemli ilkelerdir.

Psikolojik açıdan da ölçüsüz fedakârlık zamanla sağlıksız bir ilişki biçimine dönüşebilir. Sürekli veren, sürekli susan, sürekli alttan alan, herkesi memnun etmeye çalışan insan bir müddet sonra kendi ihtiyaçlarını ifade etmekten bile utanmaya başlayabilir. “Hayır” diyememeyi merhamet, haksızlığa sessiz kalmayı sabır, kullanılmayı fedakârlık zannedebilir. Oysa; sabır zillet, merhamet şahsiyetsizlik, fedakârlık da istismara açık hâle gelmek değildir. İşin bir de sosyolojik tarafı vardır. Sınırsız fedakârlığa alışmış aileler, kurumlar ve çevreler bir müddet sonra fedakârlığı iyilik değil görev olarak görmeye başlayabilirler. Dün teşekkür ettikleri davranışı bugün bekler, yarın ise talep ederler. Veren insan vermeyi azalttığında da “Sen değiştin” denilir. Aslında çoğu zaman değişen fedakâr insan değil, onun fedakârlığını hak olarak görmeye başlayan çevredir. Böyle durumda; iyilik ile istismar arasındaki sınır ortaya çıkar.

Bir insanın fedakârlığından sürekli faydalanıp onun tükenmesine seyirci kalmak ahlâk değildir. Fedakâr insanın da bunu görmesi gerekir. Çünkü başkasının bencilliğini beslemek, her zaman iyilik yapmak anlamına gelmez. Bazen “hayır” demek hem insanın kendisine hem karşısındakine yaptığı daha büyük bir iyiliktir. Anne-baba evladı için fedakârlık eder; fakat bütün hayatını evladının sorumsuzluklarının bedelini ödemeye dönüştürmemelidir. Eşler birbirleri için fedakârlık eder; fakat taraflardan biri diğerinin şahsiyetini eritmemelidir. Dost dostuna koşar; fakat dostluk bir tarafın sürekli verdiği, diğer tarafın sürekli aldığı bir sömürü ilişkisine dönüşmemelidir. Toplum için hizmet edilir; fakat toplum adına insanın vicdanından ve temel değerlerinden vazgeçmesi beklenemez.

Elbette vatan, din, mukaddesat ve insanların hayatını kurtarmak gibi yüksek değerler uğruna canını ortaya koymak ayrı bir ahlâkî kategoridir. Şehadet ile gündelik ilişkilerde kişinin kendisini değersizleştirmesini birbirine karıştırmamak gerekir. Birinde insan daha büyük bir değer uğruna bilinçli bir bedel öder, diğerinde ise çoğu zaman başkalarının beklentileri uğruna şahsiyetini tüketir. Bu sebeple “kendini feda etmek ihanettir” sözünün neye işaret ettiğini doğru anlamak gerekir.

Buradaki ihanet, başkasına ihanet değildir; insanın kendisine, şahsiyetine, sorumluluklarına ve Allah'ın kendisine emanet ettiği değerlere karşı ihmalidir. İnsan başkalarına iyilik yapacağım diye kendisine kötülük yapamaz. Fedakârlığın sınırını bencillik değil, adalet belirlemelidir. İslâm yalnız başkasına karşı değil, insanın kendisine karşı da adaletli olmasını ister. Herkese hakkını verirken kendimizi hak sahipleri listesinden çıkarmak doğru değildir. Sevelim ama kendimizi kaybetmeden, verelim ama tükenmeden, yardımcı olalım ama kullanılmadan, sabredelim ama şahsiyetimizi ezdirmeden... Fedakârlık; kendinden bir şeyler vermektir. Kendini feda etmek ise kendinden vazgeçmektir. Birincisinde insan iradesiyle yücelir, ikincisinde iradesiyle kendisini tüketebilir. Biri fazilettir, diğeri sınırı aştığında insanın kendisine karşı ihanetine dönüşür. İnsanın başkalarına karşı emaneti olduğu gibi, kendisi de kendisine verilmiş bir emanettir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Sami Kesmen Arşivi
SON YAZILAR