Türkiye'nin gündemi değişiyor, isimler değişiyor, tartışmalar değişiyor.
Fakat son dönemde peş peşe yaşanan olayların bıraktığı ortak bir duygu var.
Şüphe.
Fon tartışmaları, futboldaki hakem krizi, kurumlar üzerinden yürüyen iddialar…
Alanları farklı olsa da hepsinin bir yerinde aynı mesele karşımıza çıkıyor.
Kurallara, kurumlara ve insanlara duyulan inancın zedelenmesi.
Parasını bir sisteme teslim eden insanın kafasında soru işaretleri oluşuyor.
Tribünde maç izleyen taraftar, verilen kararın gerçekten sahadaki pozisyonla mı ilgili olduğunu sorguluyor.
Vatandaş, karşısındaki makamın herkese aynı ölçüyle davranıp davranmadığını düşünüyor.
Bütün bunlar olurken, bir başka çelişki daha dikkat çekiyor.
Dilimizi süsleyen kelimeler…
Allah.
Din.
İman.
Kitap.
Kul hakkı.
Helal.
Dürüstlük.
Adalet.
Hepsi çok tanıdık.
Fakat bu kelimelerle hayatın gerçekleri yan yana geldiğinde ortaya her zaman aynı tablo çıkmıyor.
Allah'ın adını sıkça kullanan birinin başkasının hakkına göz diktiğini görebiliyoruz.
Kul hakkından söz eden birinin, kendi çevresinden biri söz konusu olduğunda sessiz kaldığına şahit olabiliyoruz.
Dürüstlük üzerine nutuk atanların, çıkarları söz konusu olduğunda başka bir dil kullanabildiğini görüyoruz.
Adalet isteyenlerin, karar kendi aleyhlerine döndüğünde aynı adaleti savunmakta zorlandığına tanık oluyoruz.
İşte insanı düşündüren taraf tam da burası.
Söylenen ile yapılan arasındaki mesafe.
Çünkü güzel söz söylemek artık çok kolay.
Bir kameranın karşısına geçip ahlaktan bahsetmek kolay.
Allah'ı anmak kolay.
Din üzerinden konuşmak kolay.
“Helal kazanç” demek kolay.
“Ben kul hakkından korkarım” demek de kolay.
Zor olan, bütün bunların insanın kendi çıkarıyla karşı karşıya geldiği andır.
Bir makamın sağladığı imkanlar…
Bir paranın cazibesi…
Bir yakının yaptığı yanlış…
Bir takımın çıkarı…
Bir siyasi hesabın gereği…
İşte insanın gerçek ölçüsü biraz da burada ortaya çıkıyor.
Kendi tarafındakinin yanlışına ne isim veriliyor?
Karşı tarafın aynı davranışına ne isim veriliyor?
Bizimkine “hata” denirken ötekininkine neden “rezalet” deniliyor?
Bizim takım lehine verilen tartışmalı karara “hakem hatası” denirken, rakibin lehine verilen aynı karara neden “operasyon” deniliyor?
Bizim çevreden biri hakkında iddia ortaya atıldığında “Belge nerede?” diye sorulurken, başkasına yöneltilen iddia neden peşinen doğru kabul ediliyor?
İşte mesele tam burada düğümleniyor.
Ahlak, taraf değiştirince değişiyorsa ortada ahlaktan çok aidiyet vardır.
Fon tartışmaları bu yüzden yalnızca finans dünyasının meselesi olarak görülemiyor.
Hakem tartışmaları da yalnızca futbolun içinde kalmıyor.
Çünkü konu para olduğunda insanların birikimi, konu futbol olduğunda insanların adalet duygusu devreye giriyor.
Ve her iki durumda da aynı soru beliriyor.
“Burada gerçekten kurallar mı işliyor, yoksa bazıları için başka bir düzen mi var?”
Bu sorunun kendisi bile başlı başına bir toplumsal mesele.
Çünkü bir ülkede insanlar kuralların herkese eşit uygulandığına inanmadığında, mesele tek tek kişilerden çıkıp sistemin tamamına uzanıyor.
Bir de yıllardır dilimizden düşürmediğimiz “kul hakkı” meselesi var.
Kul hakkı, başkasının parasını almakla sınırlı değil.
Başkasının emeği de kul hakkıdır.
Başkasının hakkını gasp etmek de…
Adaletsiz bir ayrıcalık elde etmek de…
Bir başkasının önüne geçmek için gücünü kullanmak da…
İnsanların hakkını küçümsemek de…
Bu nedenle “Allah var, kitap var” demenin tek başına hiçbir anlamı yok.
Çünkü bu sözlerin gerçek karşılığı, insanın başkasına nasıl davrandığında ortaya çıkıyor.
Dinin dili başka, hayatın dili başka olduğunda ortaya büyük bir çelişki çıkıyor.
Ve toplum bu çelişkiyi artık daha fazla fark ediyor.
Siyasetçiden iş insanına, spor yöneticisinden bürokrata kadar herkes için aynı soru geçerli.
Söylediğiyle yaptığı birbirine ne kadar yakın?
Çünkü makam değişiyor, isim değişiyor, kurum değişiyor; fakat aynı davranış biçimleri karşımıza çıkabiliyor.
Kimi Allah'ı öne çıkarıyor.
Kimi vatanı.
Kimi adaleti.
Kimi halkı.
Kimi dürüstlüğü.
Fakat bütün bu büyük kelimelerin arkasında küçük hesaplar varsa, kelimelerin büyüklüğü hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Belki de bugün yaşananların en ağır tarafı para kaybı ya da bir maçın sonucu değil.
Asıl ağır olan, insanların artık duyduğu her sözün arkasındaki niyeti sorgulaması.
“Gerçekten böyle mi düşünüyor?”
“Bunu gerçekten adalet için mi söylüyor?”
“Yoksa kendi tarafını mı koruyor?”
“Din mi konuşuyor, yoksa dini mi kullanıyor?”
“Dürüstlük mü savunuluyor, yoksa dürüstlük söylemi mi kullanılıyor?”
Bu sorular çoğaldıkça toplumdaki ortak zemin de daralıyor.
Sonunda herkes kendi tarafına çekiliyor.
Kendi adamını savunuyor.
Kendi yanlışını mazur görüyor.
Ötekinin en küçük hatasını büyütüyor.
Ve ortada ne adalet kalıyor ne de sağlıklı bir muhasebe.
Bugün fon tartışmaları da, hakem krizi de, siyasetteki tartışmalar da bir süre sonra gündemden düşebilir.
Yeni isimler gelir, yeni olaylar konuşulur.
Fakat geriye daha önemli bir mesele kalır.
İnsanların söze değil, samimiyete bakmaya başlaması.
Çünkü artık mesele kimin daha güzel konuştuğu değil.
Kimin daha çok Allah dediği de değil.
Kimin daha yüksek sesle adaletten söz ettiği de değil.
Mesele, bütün bu büyük kelimelerin insanın davranışında karşılığının olup olmadığı.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyulan cevap, yıllardır aradığımız o basit sorunun içinde saklı.
Kime güveneceğiz?
Cevabı ise söylenenlerde değil, yapılanlarda aramak gerekiyor.