FONDA SON DURUM

Mehmet Ali Coşkuner

Türkiye’nin gündeminde şimdi 131 yatırım fonu var.

Rakamların, kanun maddelerinin ve finansal terimlerin arkasında ise birikimini bu fonlara emanet etmiş yüz binlerce vatandaş…

Kimi yıllarca çalışıp kenara koyduğu parasını yatırdı, kimi çocuğunun geleceğini düşündü, kimi emekliliğinde rahat etmek istedi.

Hepsinin ortak noktası aynıydı.

Birikimlerini değerlendirmek ve yarınlarına biraz daha güvenle bakabilmek.

Şimdi o vatandaşlar, haklı olarak aynı sorunun cevabını arıyor.

Benim param nerede, ne kadarını geri alabileceğim ve bunun için daha ne kadar bekleyeceğim?

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen, tasfiyesine karar verilen yatırım fonlarına ilişkin kanun teklifi işte bu soruların gölgesinde gündeme geldi.

Samsun Milletvekili Ersan Aksu’nun açıklamasına göre, yaklaşık 350 bin fon pay sahibine net yatırım tutarlarının ödenmesi öngörülüyor.

Kişi başına bir milyon liraya kadar ara ödeme yapılmasının da önü açılmak isteniyor.

Rakam büyük, beklenti büyük, sorumluluk daha da büyük.

Önce şunu teslim edelim.

Bir yatırım fonunda yaşanan sorun, tek başına bütün sermaye piyasalarının çöktüğü anlamına gelmez.

Her olayı ülke ekonomisinin tamamına mal etmek ne kadar yanlışsa, yüz binlerce yatırımcının yaşadığı belirsizliği küçümsemek de o kadar yanlıştır.

Aksu, tasfiyesine karar verilen 131 fonun toplam yatırım fonu sayısının yüzde 4,6’sını, toplam portföy değerinin ise yüzde 7,7’sini oluşturduğunu belirtiyor.

Dolayısıyla tartışmanın merkezinde bütün piyasayı mahkûm etmek değil, bu fonlarda ne yaşandığını anlamak ve mağduriyetleri gidermek olmalı.

Ama burada bir başka soru daha var.

Madem sorun piyasanın sınırlı bir bölümünde yaşandı, o sınırlı alandaki gelişmeler nasıl bu noktaya geldi?

Fonların değerleri nasıl belirlendi?

Yatırımcıların gördüğü rakamlar, varlıkların gerçek ekonomik değerini ne ölçüde yansıtıyordu?

Şüpheli işlemler varsa bunlar neden daha önce tespit edilemedi?

Bunlar sorulmadan, yalnızca piyasanın genel büyüklüğüne bakarak rahatlamak mümkün mü?

Teklifin en dikkat çekici başlıklarından biri, kişi başına bir milyon liraya kadar ara ödeme yapılabilmesi.

Aksu’nun açıklamasına göre bu tutar, yatırımcının nihai alacağına getirilen bir üst sınır değil.

Net yatırım tutarı bir milyon liranın altında olan vatandaşlara tutarın tamamının ödenmesi; mevcut nakdin yetmemesi durumunda ise daha küçük yatırımcılardan başlanması hedefleniyor.

Kâğıt üzerinde makul görünen bu yaklaşımın uygulamada nasıl işleyeceğini zaman gösterecek.

Çünkü vatandaş için önemli olan, açıklanan rakamdan önce parasına ne zaman kavuşacağıdır.

Birikimini bugün kullanması gereken insanın karşısına aylar sonra yapılacak bir hesaplamayı koyduğunuzda, onun yaşadığı sıkıntıyı yalnızca teknik bir tasfiye meselesi olarak göremezsiniz.

Üstelik ara ödeme başka, zararın bütünüyle karşılanması başka…

Nihai hesaplama tamamlanmadan hiç kimseye bütün alacağının ödendiği izlenimi verilmemeli.

Ödemelerin hangi takvimle yapılacağı, hesaplamaların hangi kayıtlar üzerinden yürütüleceği ve fon varlıklarının yetersiz kalması hâlinde nasıl bir yol izleneceği açıkça anlatılmalı.

Vatandaşın ihtiyacı belirsiz vaatler değil, anlaşılır bir yol haritasıdır.

Aksu, kanun teklifinin kamu bütçesine yük getirmeyeceğini, Hazine kaynağının kullanılmayacağını özellikle vurguluyor.

Ödemelerin fonların kendi varlıklarından ve sorumlulardan tahsil edilecek tutarlardan karşılanacağını belirtiyor.

Kamu bütçesinin korunması elbette önemlidir.

Ancak asıl mesele, bu açıklamanın arkasındaki hesabın ne kadar sağlam olduğudur.

Fonların mevcut varlıkları ne kadar?

Hukuka aykırı yollarla çıkarıldığı öne sürülen değerlerin ne kadarı geri alınabilir?

Sorumluların mal varlıklarından yapılacak tahsilat, yatırımcıların alacaklarını karşılamaya yetecek mi?

Bu soruların cevapları ortaya konulmadan, yalnızca bütçeye yük getirilmeyeceğini söylemek vatandaşın endişesini gidermeye yetmez.

Zira kamu bütçesinin kullanılmaması, yatırımcının zararının kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Bir tarafta devletin mali sorumluluğu, diğer tarafta vatandaşın alacağı var.

İkisini birbirine karıştırmadan, hesabı bütün açıklığıyla ortaya koymak gerekiyor.

Teklifte, olağan dışı kazanç sağlayarak fonlardan çıkanların belirli kazançlarını isteğe bağlı olarak iade edebilmesine yönelik bir mekanizma da öngörülüyor.

Aksu, bunun af, ibra veya cezasızlık anlamına gelmediğini; cezai ve hukuki sorumlulukların devam edeceğini söylüyor.

Öyleyse mesele açık.

İade, sorumluluğun yerine geçmemeli; sorumluluğun tespit edilmesine ve zararın giderilmesine katkı sağlamalı.

Kim, hangi işlemle, ne kadar kazanç elde etti?

Fon varlıklarının azalmasında kimin rolü vardı?

Hangi işlemler hukuka uygundu, hangileri değildi?

İade yapanlarla yapmayanlar hakkında hangi süreçler işletilecek?

Kamuoyu bu soruların cevabını bekliyor.

Bir de işin denetim boyutu var.

Devlet Denetleme Kurulunun incelemesi, sorumluların mal varlıklarına yönelik işlemler ve hukuki süreçler önemli.

Ancak sonuçta mesele yalnızca para tahsil etmek değil, varsa ihmalin ve hukuka aykırı işlemlerin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasıdır.

Zararın geri alınması sevindiricidir; zarara yol açan mekanizmanın aydınlatılması ise zorunluluktur.

Sermaye piyasaları güvenle büyür.

İnsanlar birikimlerini yatırırken kurallara, denetime ve gerektiğinde haklarını koruyacak mekanizmalara güvenir.

Bu güven zedelendiğinde yalnızca belirli fonlar değil, yatırım yapmayı düşünen başka vatandaşlar da tereddüt yaşamaya başlar.

Bu nedenle 131 fon meselesi, yalnızca bir tasfiye dosyası olarak görülmemeli.

Aynı zamanda denetimin etkinliğini, kurumsal sorumluluğu ve yatırımcı haklarının ne ölçüde korunduğunu değerlendirme fırsatı olarak ele alınmalı.

Aksu, düzenlemeyi fon pay sahipleri için bir koruma kalkanı olarak nitelendiriyor.

Bu iddianın gerçek karşılığı, kanun teklifinin nasıl anlatıldığında değil, uygulamada ne sonuç verdiğinde görülecek.

Kaç yatırımcı parasına kavuştu?

Ne kadarlık varlık geri kazanıldı?

Ödemeler ne kadar sürede tamamlandı?

Sorumlular hakkında hangi işlemler yapıldı?

Cevaplanması gereken sorular bunlar.

Çünkü güven, kürsülerden verilen mesajlarla başlar ama ancak somut sonuçlarla ayakta kalır.

Bugün yüz binlerce vatandaşın gözü bu sürecin üzerinde.

Onlar ne finansal piyasalara ilişkin siyasi tartışmaların tarafı olmak istiyor ne de birikimlerinin akıbetini öğrenmek için teknik açıklamalar arasında kaybolmak…

İstedikleri çok basit.

Haklarının korunması, paralarının mümkün olan en kısa sürede ödenmesi ve yaşananların bütün sorumlularıyla birlikte aydınlatılması.

Kanun teklifi bu hedeflere ulaşırsa önemli bir işlev görebilir.

Ancak bunun için ödeme mekanizmasının şeffaf, hesaplamaların denetlenebilir, tahsilat sürecinin etkin ve hukuki sorumlulukların gerçek olması şart.

Unutulmamalı ki vatandaş parasını bir sisteme emanet ettiğinde yalnızca getiri beklentisi taşımaz; o sistemin kurallarına ve denetimine de güvenir.

Şimdi yapılması gereken, bu güveni yeniden tesis etmektir.

Çünkü mesele yalnızca paranın geri dönmesi değil, bir daha aynı soruların sorulmayacağı bir düzenin kurulmasıdır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.