Bazı günler vardır ki; sıradan gün değildir. İçinde rahmet yoğunlaşır, dua derinleşir, kalp yumuşar, vicdan hassaslaşır. İşte Zilhicce ayının ilk on günü böyle günlerdir. Bu günler; müminin ruh dünyasında derin iz bırakan, kulluğun yeniden gözden geçirildiği, insanın kendi iç muhasebesini yaptığı bereket mevsimidir. Kur’an’da Allah Teâlâ’nın “Fecr’e andolsun, on geceye andolsun…” buyurduğu gecelerin büyük kısmının tefsirlerde Zilhicce’nin ilk on günü olduğu ifade edilir. Allah’ın üzerine yemin ettiği zaman dilimleri sıradan değildir. Çünkü Allah, dikkat çekmek istediği büyük hakikatleri yeminlerle öne çıkarır. Demek ki Zilhicce’nin ilk on günü; gökyüzünün yere açıldığı, rahmet kapılarının genişlediği özel bir zaman dilimidir. Peygamber Efendimiz de bu günlerde yapılan salih amellerin, Allah katında diğer günlerden daha kıymetli olduğunu haber vermiştir. Namaz, oruç, sadaka, zikir, istiğfar, Kur’an tilaveti, iyilik, infak, akraba ziyareti, gönül alma bu günlerde daha derin bir anlam kazanır. Çünkü bazı zamanlarda küçük ameller büyük sevaplara dönüşür.
Zilhicce’nin ilk on günü aslında insanın kendisini yeniden toparlama günleridir. Modern hayat insanı dağıtıyor. Zihin parçalanıyor, ruh yoruluyor, kalp sertleşiyor. İnsan, ekranların içinde kendini kaybediyor. Gürültü arttıkça insanın iç sesi kayboluyor. İşte Zilhicce’nin ilk günleri, insanın yeniden kendi içine dönmesi için ilahî bir fırsattır. Bu günlerde insan biraz durmalıdır. Kendine şu soruları sormalıdır; “Kalbim ne durumda?” “Vicdanım canlı mı?” “Namazım beni kötülükten uzaklaştırıyor mu?” “Servetim helal mi?” “Dilimin kırdığı insanlar var mı?” “Allah ile aramdaki bağ güçlü mü?” Çünkü hac sadece Mekke’ye gitmek değildir. Hac; insanın içindeki putları yıkmasıdır. Kimi makamını putlaştırır, kimi parasını, kimi nefsini, kimi şöhretini, kimi öfkesini… Kâbe’nin etrafında dönen insan aslında şunu ilan eder; “Hayatımın merkezinde yalnız Allah vardır.” İhram bunun için çok anlamlıdır. İki parça beyaz kumaş, dünyanın bütün gösterişini söküp atar. Zenginle fakir aynı kıyafete girer. Müdürle işçi, âlimle cahil, siyahla beyaz aynı safta yürür. Çünkü Allah katında üstünlük; marka, makam, soy, servet değil, takvadır. Arafat ise insanlığın en büyük iç muhasebe meydanıdır. Milyonlarca insanın ellerini açıp ağladığı o alan, aslında mahşerin provasıdır. Orada insan anlıyor ki; dünyada büyüttüğü birçok şey aslında küçücükmüş. Kırdığı kalplerin, yaptığı haksızlıkların, taşıdığı kibirin ne kadar ağır bir yük olduğunu orada daha iyi hissediyor. Müzdelife’de toplanan taşlar sadece şeytana atılmaz. İnsan aslında kendi içindeki karanlığı taşlar. Kibirini taşlar… Hasetini taşlar… Riyayı taşlar… İhaneti taşlar… Nefsinin azgın tarafını taşlar… Çünkü en büyük şeytan bazen insanın kendi içindedir. Kurban ise teslimiyetin sembolüdür. Hz. İbrahim’in bıçağı oğluna değil; nefsine vurulmuştur. Kurban, “Allah için vazgeçebilme ahlakı”dır. Bugün insanların çoğu Allah için küçük bir menfaatinden bile vazgeçemez hale geldi. Oysa hakiki iman, gerektiğinde en sevdiğini Allah için feda edebilmeyi gerektirir.
Zilhicce’nin ilk on günü, aynı zamanda ümmet bilincinin yeniden hissedildiği günlerdir. Dünyanın dört bir yanından insanlar aynı kıblede birleşir. Dilleri farklıdır ama duaları aynıdır. Renkleri farklıdır ama gözyaşları aynıdır. Coğrafyaları farklıdır ama secdeleri aynıdır. Bu tablo İslam’ın evrenselliğini gösterir. Bugün İslam dünyasının en büyük problemlerinden biri; şeklen kalabalık ama ruhen parçalanmış olmasıdır. Kâbe’nin etrafında birleşen milyonlar, aslında ümmete şu mesajı vermektedir; “Merkeziniz Allah olsun, dağılmazsınız.”