Son zamanlarda şöyle bir şey fark ettiniz mi bilmiyorum ama sanki ekranlarda her şey var da anlatılacak yeni bir şey yok. Her hafta yeni bir hikâye başlıyor, yeni yüzler tanıtılıyor, büyük büyük laflar ediliyor. İnsan ister istemez bir meraklanıyor, belki bu sefer farklı bir şey izleriz diye düşünüyor. Sonra birkaç bölüm geçiyor ve o tanıdık his gelip yerleşiyor insanın içine: Ben bunu daha önce izlemiştim sanki.
Mesele sadece hikâyelerin birbirine benzemesi de değil aslında. Biraz daha derine inince, ortada anlatılmaya değer bir hikâye olup olmadığı bile tartışılır hâle geliyor. Birkaç bakışma, biraz kıskançlık, aile içinde bitmeyen hesaplaşmalar, tesadüfen duyulan sırlar, bir de mümkünse herkesin birbirinden bir şey sakladığı kalabalık bir hayat… Sonra bütün bunların adına büyük aşk, derin dram, sarsıcı yüzleşme deniyor. İnsanın aklına şu soru geliyor: Gerçekten bu kadar mı azaldı anlatacaklarımız?
Üstelik her şey o kadar gösterişli hazırlanıyor ki insan bir süre sonra hikâyenin kendisini unutup ambalajına bakarken buluyor kendini. Görkemli evler, kusursuz kıyafetler, ağır çekimde uzayan sahneler, sanki tarihe geçecekmiş gibi söylenen cümleler… Ama bütün o ihtişamın altında çoğu zaman epey sıradan bir boşluk duruyor. Gürültü çok, söz çok, duygu iddiası çok; fakat insanın içinde bir yere dokunan şey pek az.
Belki de en yorucu tarafı, izleyicinin hafızasının bu kadar hafife alınması. Aynı karakterlerin isimleri değişiyor, aynı olayların yaşandığı evlerin dekorları yenileniyor, aynı çatışmalar başka yüzlerle yeniden karşımıza çıkıyor. Birileri yine çok zengin, birileri yine çok mağdur, birileri yine herkesten daha haklı. Herkesin bir sırrı var ama nedense kimsenin sahiden şaşırtıcı bir tarafı yok.
Tabii insan her akşam oturup hayatın anlamını sorgulamak zorunda değil. Bazen kafa dağıtmak, gündelik hayatın telaşından uzaklaşmak, öylesine bir şeyler izlemek de güzeldir. Kimsenin bütün dizilerden başyapıt çıkarmasını beklediği yok. Ama kafa dağıtmakla insanın aklını hafife almak arasında da ince bir çizgi var. Eğlenmek başka, aynı şeylerin farklı ambalajlarla önümüze konulmasına alışmak başka.
Bir de şu var: Daha ilk bölümlerden itibaren her şeyi büyük bir meseleye dönüştürme telaşı… Sanki sakin bir hikâye anlatılsa kimse dönüp bakmayacakmış gibi. Herkes bağırıyor, herkes öfkeli, herkes bir şeylerin peşinde. Bir karakterin iki dakika susup düşünmesine bile fırsat verilmiyor. Oysa bazen bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, insanın içine oturan küçücük bir ayrıntının anlattığı şey; on bölüm boyunca uzatılan kavgadan çok daha fazladır.
Belki de mesele, artık yeni hikâyeler yazmaktan çok, tutmuş olanı yeniden üretmeye çalışmamızdır. Ne izleniyorsa ona benzemek, ne konuşuluyorsa onu biraz daha büyütmek, ne ilgi çekiyorsa onun etrafında dönüp durmak… Böyle olunca ortaya yeni diziler çıkıyor ama yeni duygular çıkmıyor. Takvim değişiyor, afişler değişiyor, yüzler değişiyor; izleyicide kalan his ise pek değişmiyor.
Yine de insanın umudu kolay kolay bitmiyor. Yeni başlayan bir dizinin ilk sahnesinde, hiç beklemediği bir cümlede ya da sıradan görünen bir karakterin hikâyesinde kendinden bir parça bulmayı istiyor. Çünkü mesele yalnızca vakit geçirmek değil; bazen bir hikâyenin içinde kendimizi görmek, bazen hiç düşünmediğimiz bir şeyi düşünmek, bazen de ekrana bakıp sessizce “İşte, tam da böyle” diyebilmek.
Belki ekranların biraz daha az gösterişe, biraz daha fazla samimiyete ihtiyacı vardır. Biraz daha az ezbere, biraz daha fazla cesarete… Herkesin bildiği duyguları yeniden anlatmak yerine, o duyguların içindeki kimsenin pek konuşmadığı yerlere bakmaya.
Çünkü yeni olan, yalnızca ilk kez yayınlanandır. Gerçekten farklı olan ise izledikten sonra insanda bir şey bırakan…
Ve galiba biz artık yeni bir diziye başlamadan önce heyecanlanmaktan çok, kaçıncı bölümde sıkılacağımızı tahmin etmeye başladık. Asıl üzücü olan da bu değil mi zaten? Ekranlarda her şey yeniden başlıyor ama izleyicinin içinde pek az şey kıpırdıyor.