Öyle bir çağdayız ki insanlar bir şeyi öğrenmiyor artık, onun özetini tüketiyor. Gerçek bir şeylerin yaşandığı zamanlarda yıllarını verirdi insan. Bir ustanın yanında çırak olurdu. Elini keserdi, yanlış yapardı, rezil olurdu, tekrar denerdi. Şimdi üç video izleyen, konu hakkında fikir sahibi oluyor. Beş video izleyen uzman oluyor. On video izleyen adamsa öğretmeye başlıyor. Şüphesiz bilgiye, eğitime bu kadar hızlı erişmek güzel bir durum fakat bu “hız”, öğrenme olgusunun yitirimine yol açıyor.
Garip olan şu: Artık cehalet bilgisizlik değil. Cehalet, bildiğini zannetmek olmuş.
Biri gitar çalmayı öğrenmeye niyetleniyor. Parmakları acımadan solo çalmak istiyor. Bir başkası spor yapmak istiyor ama terlemeden kas istiyor. Kitap okumak istiyor ama iki yüz sayfa fazla geliyor. Hayatı istiyor ama yaşamayı değil. Acı olmadan öğrenilen hiç bir şey, kazınıp iz bırakamaz.
Herkes sonuca aşık olmuş. Kimsenin süreçle arası yok. Oysa süreç, asıl öğrenimin gerçekleştiği andır.
Çünkü süreç sıkıcıdır. Süreç insanı küçük düşürür. Süreç sana beceriksiz olduğunu gösterir. İlk riffin kötüdür. İlk çizdiğin resim berbattır. İlk yazdığın şarkı sözünü yıllar sonra görünce utanırsın. Ama tam da o utanç insanı büyüten şeydir.
Şimdi herkes kusursuz başlangıç yapmak istiyor. Sanki hayat bir sahne de herkes o konfetili, alkışlı, çığlıklarla dolu giriş anını bekliyor. Kimse prova yapmak istemiyor.
Belki de bu yüzden her yerde fikir var ama eser yok. Ortaya çıkan şeylerin de ne kadar “eser” olduğu tartışılır.
Masaya vurunca ses çıkaran çok insan var. Masanın üstüne bir şey koyabilen az.
Ve en kötüsü, kimse bunu fark etmiyor bile. Çünkü birbirimizi kandırmak için çok güzel bir düzen kurduk. Hepimiz birbirimize “muhteşem gidiyorsun” diyoruz. Oysa bazen insanın ihtiyacı olan şey sırtının sıvazlanması değil, omzundan tutulup “daha başlamadın bile” denmesi.