Bir tartışmada insanın elini güçlendiren şey her zaman haklı olmak değildir. Bazen yalnızca kendinden ne kadar emin göründüğündür. Sesini yükseltirsin, cümlelerinin sonuna kesinlik koyarsın, karşındaki insanın bilmediği bir isim söylersin. Birkaç kitap adı, birkaç büyük düşünür, biraz da kendinden emin bir tavır… Sonra söylediklerin doğruymuş gibi görünmeye başlar.
Oysa görünmek ile doğru olmak arasında koca bir uçurum vardır.
Özellikle öğretme iddiasında olan insanların düştüğü en büyük yanılgılardan biri, bilgiyi otoriteyle karıştırmaktır. “Ben bunu biliyorum” demek başka şeydir, “Ben biliyorum, sen de sorgulamadan kabul et” demek başka.
İkincisi artık öğretmek değildir.
Çünkü insanın önüne hazır bir doğru koyduğunuzda, ondan düşünmesini bekleyemezsiniz. Kendi aklını kullanmasına izin vermediğiniz bir insanın vardığı sonuç ne kadar doğru olursa olsun, o sonuç artık onun düşüncesi değildir. Sadece kendisinden önce verilmiş bir hükmün tekrarıdır.
Bunun en güzel örneklerinden biri Pythagorasçılara atfedilen o meşhur tavırdır: Bir şeyin gerekçesi sorulduğunda “Üstat böyle dedi.”
Üstatlarının Pythagoras olduğunu biliyoruz. Fakat burada mesele Pythagoras’ın kim olduğu da değildir. Mesele, bir düşüncenin doğruluğunu düşüncenin kendisinden değil, onu söyleyen kişinin kim olduğundan çıkarmaktır.
“Üstat böyle dedi.” Peki neden?
Çünkü üstat söyledi.
İyi ama üstat yanılmış olamaz mı?
İşte tartışmanın öldüğü yer tam olarak burasıdır. Bir düşünceyi savunmak için arkasına sürekli bir otorite koymak, aslında düşüncenin kendi ayakları üzerinde duramadığını kabul etmektir. Bir fikrin doğruluğu onu kimin söylediğiyle değil, neye dayandığıyla ilgilidir.
Newton söyledi diye yerçekimi doğru değildir. Newton doğru bir şeyi söylediği için Newton’un sözü değerlidir.
Aradaki fark küçük görünür ama aslında bütün düşünce hayatını değiştirir.
Çünkü otoriteye teslim olduğunuz anda soru sormayı bırakırsınız. Soru sormayı bıraktığınız anda da öğrenmekten çok ezberlemeye başlarsınız.
Bugün bunun daha modern biçimlerini her yerde görüyoruz.
“Profesör böyle söylüyor.”
“Uzman böyle dedi.”
“Şu kitapta böyle yazıyor.”
“Filanca adam bunun aksini söylemez.”
İyi de, neden?
Bir profesörün uzman olması onun her söylediğini doğru yapmaz. Bir kitabın basılmış olması içindeki her cümleyi hakikat haline getirmez. Çok zeki bir insanın bile yanılma ihtimali vardır.
Bunu kabul etmek otoriteye düşman olmak değildir. Tam tersine, gerçek otoriteyi ayakta tutan şey budur.
Çünkü gerçek bir öğretmen öğrencisinin kendisine bağımlı olmasını istemez. Bir gün gelip “Hocam siz böyle demiştiniz” dediğinde bundan gurur duymaz. “Peki sen ne düşünüyorsun?” diye sorar.
Öğretmenin başarısı, öğrencisinin her konuda kendisiyle aynı fikirde olması değildir. Öğrencisinin bir gün kendi fikrini, kendi gerekçesiyle savunabilmesidir.
Belki de iyi bir tartışmanın amacı karşımızdakini yenmek değil, ikimizin de tartışmaya başladığımız noktadan biraz daha ileride bitirmesidir.
Bu yüzden bir tartışmada en tehlikeli cümlelerden biri “Üstat böyle dedi” olabilir.
Çünkü o cümleden sonra artık düşünceyi değil, kişiyi tartışmaya başlarız.
Oysa aklın önünde hiçbir üstat dokunulmaz değildir.
Üstat konuşabilir.
Biz dinleriz.
Sonra düşünürüz.
Ve gerekirse, “Üstat burada yanılmış.” deriz.
Çünkü düşünmek biraz da bunu göze alabilmektir.