Tersine yasa

Muhammet Torun

İnsan bazen hayatı düzeltmeye çalışırken daha da zorlaştırıyor.

Mutlu olmak istiyoruz. Daha çok mutlu olmaya çalışıyoruz. Daha başarılı olmak, daha güzel görünmek, daha çok sevilmek, daha huzurlu olmak istiyoruz. Her eksikliğimizi kapatmak, her kötü duygudan kurtulmak, hayatımızdaki her problemi çözmek için durmadan bir şeyler yapıyoruz.

Sonra bir bakıyoruz, bütün hayatımız sahip olmadığımız şeylerin peşinden koşmakla geçmiş.

Alan Watts’ın The Backwards Law dediği şey tam olarak bu paradoksa işaret ediyor. Bir şeyi elde etmeye ne kadar çok uğraşırsak, aslında o şeye sahip olmadığımızı kendimize o kadar fazla hatırlatıyoruz. Mutlu olmaya çalışmak, “şu anda mutlu değilim” demenin başka bir biçimine dönüşebiliyor. Huzur aramak, huzursuzluğumuzu sürekli kontrol etmek anlamına gelebiliyor.

Daha garip olanıysa şu: Bazen istediğimiz şeye ulaşmanın ilk adımı, onu istemekten vazgeçmek.

Bu, hiçbir şey yapmamak demek değil. Hayatın başımıza gelmesini beklemek de değil. Daha çok, içinde bulunduğumuz durumla sürekli kavga etmeyi bırakmak demek.

“Mutlu olmalıyım.”

Neden?

“Başarılı olmalıyım.”

Neden?

“Yalnız kalmamalıyım.”

Neden?

Bu soruların cevabı çoğu zaman bizim gerçek isteğimiz değil. Başkalarının bize öğrettiği bir hayat tarifinin tekrarı.

Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatının sürekli olarak başka bir hale gelmesi gerektiğini düşünmesi. Şu an olduğumuz kişi yeterli değilmiş gibi davranıyoruz. Biraz daha para, biraz daha güzellik, biraz daha başarı, biraz daha sevgi… Sonra bütün bunlara ulaştığımızda nihayet rahatlayacağımızı düşünüyoruz.

Ama hedefe vardığımızda başka bir hedef beliriyor.

Çünkü sorun hedefte değil. Sorun, şimdiki halimizi sürekli olarak yetersiz ilan etmekte.

The Backwards Law’ın bana ilginç gelen tarafı da burada. Negatif olanı kabul etmek, aslında negatifliğin kendisini azaltabiliyor.

“Şu an mutsuzum.”

Tamam.

Bunu hemen düzeltmek zorunda değilim.

“Yalnızım.”

Tamam.

Bunu hemen bir ilişkiyle kapatmak zorunda değilim.

“Hayatım istediğim gibi gitmiyor.”

Tamam.

Bununla birkaç dakika, birkaç gün, belki biraz daha uzun süre yaşayabilirim.

Çünkü kabul etmek, teslim olmak değil. Bir şeyi kabul etmek, onun sonsuza kadar böyle kalmasını istemek anlamına gelmiyor. Sadece onunla savaşmayı bırakmak anlamına geliyor.

Belki de insan ancak bunu yaptığında gerçekten değişebiliyor.

Suyun içinde debelenen bir insanı düşünün. Kurtulmaya çalıştıkça daha fazla batıyor. Bir noktada hareketlerini kontrol edip suyun üzerinde kalmayı öğrendiğinde ise nefes alacak alan buluyor. Hayat da bazen buna benziyor.

Hep daha iyi hissetmeye çalışmak yerine, kötü hissetmeye izin vermek.

Hep güçlü görünmeye çalışmak yerine, bazen güçsüz olduğunu kabul etmek.

Hep sevilmeye çalışmak yerine, sevilmemenin de dünyanın sonu olmadığını anlamak.

Hep bir şey olmaya çalışmak yerine, bir süre sadece olduğun kişi olmak.

Belki o zaman garip bir şey oluyor.

Aradığımız şey, peşinden koşmayı bıraktığımız anda bize doğru gelmeye başlıyor.

Mutluluk da belki böyle bir şey. Onu yakalamaya çalıştığında kaçıyor. Ama bir gün oturup hayatın olduğu haliyle karşında durmasına izin verdiğinde, bir bakıyorsun ki zaten orada.

Belki hayatın bütün paradoksu şu cümlede saklı:

Bazı şeylere ulaşmanın yolu, onlara ulaşmaya çalışmayı bırakmaktan geçiyor.

Ve insan bazen hayatını düzeltmek için yapabileceği en doğru şeyi, hayatını düzeltmeye çalışmayarak yapıyor.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.