TÂİF: KIRILAN GÖNLÜN ALLAH’A SIĞINIŞI...

Sami Kesmen

Hayatın bazı dönemleri vardır ki; insanın omuzlarına yüklenen yük, sadece taşınacak gibi değil, sanki insanı yere serecek kadar ağırdır. İşte Peygamber Efendimizin Tâif yolculuğu, böyle bir zaman diliminin en çarpıcı, en öğretici ve en derin hadiselerinden biridir. Bu yolculuk; sadece bir şehir ziyareti değil, bir kalbin kırılışı, bir ruhun Rabbine sığınışı ve bir peygamberin insanlığa sabrı öğretişidir.

Efendimiz için her şeyin zorlaştığı bir dönemdi. Hayatının en büyük destekçileri birer birer bu dünyadan ayrılmıştı. Amcası Ebû Tâlib’in vefatıyla dış korumasını, Hz. Hatice’nin vefatıyla da iç huzurunu ve teselli kaynağını kaybetmişti. Mekke artık dar gelmeye başlamıştı. Hakikat aynıydı ama muhataplar körleşmişti. İşte böyle bir zamanda, umutla yeni bir kapı aradı ve yönünü Tâif’e çevirdi.

Tâif, Mekke’ye göre daha serin, daha müreffeh ve daha güçlü bir şehirdi. Belki orada kalpler açılır, belki orada hakikat kabul görür diye düşündü. Yanında sadece Zeyd bin Hârise vardı. Ne bir ordu, ne bir güç, ne de dünyevî bir destek… Sadece hakikat ve o hakikatin sahibine olan sarsılmaz teslimiyet…

Fakat Tâif’te karşılaştığı manzara, insanlık adına utanç verici, sabır adına ise zirve bir imtihandı. Şehrin ileri gelenleri onu dinlemek bir yana, alaya aldılar, küçümsediler ve hakaret ettiler. Bununla da yetinmediler; şehrin ayak takımını, çocuklarını üzerine saldılar. Taşlar sadece bedenine değil, kalbine de isabet ediyordu. Mübarek ayakları kan içinde kaldı. Zeyd bin Hârise kendini siper etti ama o da yaralandı. Bu sahne, sadece bir peygamberin değil, insanlığın vicdanının sınandığı bir andı.

Yaralı ve yorgun bir halde bir bağa sığındı. İşte orada, insanlık tarihinin en içli, en samimi ve en derin dualarından birini yaptı. Bu dua, sadece kelimelerden ibaret değildi; bir kalbin Rabbine dökülüşü, bir kulun acziyetini kabul edişi ve ilahî rahmete sığınışıydı. Gücünün zayıflığını, çaresizliğini ve insanlar nezdindeki değersizliğini Rabbine arz etti. Ama şikâyet insanlara değil, sadece Allah’aydı. Bu, kulluğun en saf hâlidir.

Tam bu esnada ilahî bir ikram tecelli etti. Cebrail geldi ve dağların meleğiyle birlikte bir teklif sundu; “İstersen bu kavmi helak edelim.” İnsan aklıyla bakıldığında bu teklif, yaşanan zulmün karşılığı gibi görünüyordu. Ama Efendimizin cevabı, insanlığı aşan bir merhametin ifadesiydi; “Hayır… Belki onların neslinden Allah’a iman edenler çıkar.” İşte bu cümle, bir peygamberin büyüklüğünü değil, rahmet oluşunu gösterir. İntikam duygusunun yerini umut almıştır. Öfkenin yerine merhamet geçmiştir.

Bu ağır imtihanın içinde küçük ama çok anlamlı bir ışık da belirdi. Bağın sahibi tarafından gönderilen Addâs isimli bir köle, Efendimize bir salkım üzüm getirdi. Efendimizin “Bismillah” diyerek üzümü yemesi, Addâs’ın dikkatini çekti. Kısa bir konuşma sonrası onun kalbi açıldı ve iman etti. Büyük bir reddedişin içinde küçük bir kabul… Ama bazen Allah, büyük kapıları küçük anahtarlarla açar.

Tâif yolculuğu, zahiren bir başarısızlık gibi görünür. Ne şehir kabul etti ne insanlar destek oldu. Ama hakikat öyle değildir. Tâif, bir yenilgi değil; bir eğitimdir. Sabrın ne olduğunu, duanın nasıl yapılacağını, merhametin hangi seviyeye ulaşabileceğini öğreten ilahî bir derstir. Çünkü bu yolculuktan sonra gelen süreç, İslam’ın Medine’de kök salmasına ve tüm dünyaya yayılmasına vesile olmuştur.

Bugün insanlık; en küçük bir kırgınlıkta öfkeye sarılırken, en küçük bir hakarette intikam planları yaparken, Tâif bize bambaşka bir ahlak öğretir. “Sana taş atana sen dua et” demek kolay değildir. Ama Efendimiz bunu yaşamış ve bize yol göstermiştir. Kapılar yüze kapanıyorsa, bu yolun bittiği anlamına gelmez. Belki de Allah daha büyük bir kapıya hazırlıyordur. İnsanlar anlamıyorsa, hakikat değersizleşmez. En karanlık an, en yakın aydınlığın habercisidir.

Tâif’i anlamak; sadece bir olayı bilmek değil, bir duruşu kuşanmaktır. Çünkü bazen kazanmak, kazanmakla değil; sabretmekle olur. Bazen en büyük zafer, kalbin kırıldığı yerde Allah’a yönelmektir. Peygamberimizin Taif yolculuğundan sonra İlahî makama, miraca yükselmesi; bunun en net örneği ve göstergesidir

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.