Karşınızdaki insan her şeyi bildiğini zannediyor, her konuda âlimlik taslıyor, konuştuğu her meselede kendisini son sözün sahibi olarak görüyorsa, bazen sizin de hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanız gerekir. Çünkü her bildiğinizi söylemek zorunda olmadığınız gibi, her söylenene cevap vermek mecburiyetinde de değilsiniz. İnsan ilişkilerinde ortamı yönetebilmenin, muhatabın psikolojisini anlayabilmenin ve gereksiz tartışmaların önüne geçebilmenin yollarından biri de budur. Bazen bilerek susmak, bilmediği hâlde konuşmaktan çok daha büyük bir maharettir. İnsanların bir kısmı bilgi sahibi olmakla, bilgili görünmeyi birbirine karıştırır. Bilgi sahibi olmak; emek, araştırma, tefekkür, tecrübe ve zihinsel olgunluk gerektirirken, bilgili görünmek; çoğu zaman birkaç cümleyle mümkün olabilmektedir. Özellikle günümüzde, her konuda fikir beyan etmeyi entelektüel üstünlük zanneden insanların sayısı az değildir. Siyasetten dine, ekonomiden sağlığa, tarihten sosyolojiye kadar her meselede kesin hükümler veren bu insanlar, çoğu zaman bilmediklerinin farkında bile değildir. Onların asıl problemi bilgi eksikliğinden ziyade, kendi bilgi sınırlarını tanımamalarıdır.
Her şeyi bildiğini düşünen insanın en belirgin özelliklerinden biri, dinlemeyi bilmemesidir. Çünkü onun zihninde konuşmak üstünlük, dinlemek ise zayıflık olarak algılanır. Muhatabının cümlesi tamamlanmadan hüküm verir, farklı düşünceleri değerlendirmeden reddeder, kendisine yöneltilen soruları öğrenme fırsatı olarak değil, otoritesine karşı bir meydan okuma olarak görür. Böyle insanlarla yapılan konuşmalar çoğu zaman fikir alışverişinden çıkar, benliklerin mücadelesine dönüşür. Artık mesele hakikatin ortaya çıkması değil, kimin üstün geleceğidir. Böyle ortamlarda bilge insanın tavrı farklıdır. O, her tartışmaya katılmaz, her iddiaya karşı çıkmaz, her yanlış bilgiyi düzeltmek için kendisini yormaz. Muhatabının bilgi seviyesini, psikolojik durumunu, niyetini ve konuşmanın gerçekleştiği ortamı değerlendirir. Söyleyeceği sözün fayda sağlamayacağını anladığında susmayı tercih eder. Çünkü bilir ki her doğru, her zaman ve her ortamda aynı yöntemle söylenmez. Hakikatin kendisi kadar, onun ifade ediliş biçimi de önemlidir.
Bazen karşıdaki insanın konuşmasına izin vermek, onun hakkında uzun araştırmalar yapmaktan daha fazla bilgi sahibi olmayı sağlar. İnsan konuşurken yalnızca bildiklerini değil, karakterini, niyetini, korkularını, beklentilerini ve zihinsel sınırlarını da ortaya koyar. Kendisini sürekli öven insanın iç dünyasındaki onaylanma ihtiyacını, herkesi küçümseyenin benlik problemini, her konuda kesin konuşanın zihinsel katılığını anlamak mümkündür. Bu nedenle susmak; yalnızca konuşmamak değildir. Bazen susmak; insanı okumaktır.
Bilgili insanın önemli meziyetlerinden biri gerektiğinde "Bilmiyorum." diyebilmesidir. Çünkü bilmediğini kabul etmek, ilmin kapısını açar. Bilmediğini gizlemek için konuşmak ise insanı yeni yanlışlara sürükler. Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Fakat her şeyi bilmediğinin farkında olması mümkündür. İşte gerçek entelektüel olgunluk burada başlar. İslam düşünce geleneğinde ilim ile edep birbirinden ayrı değerlendirilmemiştir. İlim, insanın zihnini aydınlatırken, edep onun davranışlarını güzelleştirir. İlimsiz edep eksik kalabileceği gibi, edepsiz ilim de insan ilişkilerinde yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle âlim olmak yalnızca çok şey bilmek değil, bildiğiyle nasıl davranacağını da bilmektir. İnsanları küçümseyen, sürekli kendisini öne çıkaran, başkalarının söz hakkını yok sayan birinin bilgisi ne kadar geniş olursa olsun, ilim ahlâkı bakımından ciddi eksiklikler taşıdığı açıktır. Kur'an-ı Kerim'in Furkan suresinin 63. ayetinde Rahman'ın kulları anlatılırken, cahiller kendilerine sataştığında onların esenlik ifade eden sözlerle karşılık verdikleri bildirilir. Burada dikkat çekilen husus, insanın kendisine yöneltilen her söze aynı üslupla cevap vermemesi gerektiğidir. Müminin vakarını koruması, seviyesiz tartışmaların içine çekilmemesi ve nefsinin tahriklerine teslim olmaması önemli bir ahlâkî olgunluktur.
Susmak; korkaklık değildir. Ancak; insanların zarar göreceği, haklarının çiğneneceği veya ciddi bir yanlışın yayılacağı durumlarda hakikati uygun bir dille ifade etmek ahlâkî sorumluluktur. Hikmet; her durumda susmak değil, ne zaman konuşulacağını ve ne zaman susulacağını bilmektir. Bazı insanlar vardır ki başkası konuşurken aslında dinlemezler. Sadece kendi konuşma sıralarının gelmesini beklerler. İnsan ilişkilerinde gerçek güç, her zaman karşı tarafı susturabilmek değildir. Kendisine güvenen insan, bilgisini sürekli ispatlama ihtiyacı duymaz. Başkalarının takdirine bağımlı olmadığı için her ortamda öne çıkmaya çalışmaz. Kendisini tanıdığı için başkalarının onu nasıl değerlendirdiğine gereğinden fazla önem vermez. Kalabalık ortamlarda sözü sürekli elinde tutan, başkalarına konuşma fırsatı vermeyen, yüksek sesle kesin hükümler kuran insanlar bazen bilgili kabul edilmektedir. Hâlbuki sesin yüksekliği bilginin derinliğini göstermez. Sözü uzatmak düşüncenin zenginliğine, sürekli konuşmak da zihinsel üstünlüğe delil değildir. Kimi zaman en derin düşünceler, en sade cümlelerle ifade edilir. Sosyal hayatımızdaki pek çok anlaşmazlığın temelinde de bu konuşma ve dinleme dengesizliği bulunmaktadır.
Her yanlış değerlendirmeyi düzeltmek zorunda olmadığınızı bilmek, insanı önemli bir zihinsel yükten kurtarır. Sizin değerinizi, karşınızdaki insanın hakkınızda oluşturduğu kanaat belirlemez. "Söz bilirsen söyle ibret alsınlar, bilmiyorsan sus da seni insan sansınlar. Söz; gümüşse, sükut; altındır" atasözleri; susmayla, lüzumsuz konuşma arasındaki farkı anlatmaya yetmektedir.