Suriye sahasında yaşanan son gelişmeler, duygusal reflekslerle değil; soğukkanlı ve gerçekçi bir bakışla değerlendirilmesi gereken bir tablo sunuyor. Uzun süredir devam eden çatışmaların ardından ortaya çıkan manzara, sadece askeri dengelerin değil, sahadaki toplumsal algının da değiştiğine işaret ediyor.
Son günlerde paylaşılan görüntüler, bazı yerleşimlerde halkın, silahlı unsurlardan ziyade düzenin yeniden tesis edilmesine odaklandığını gösteriyor. Bu tür görüntüler, her çatışma ortamında tek başına belirleyici olmasa da, sahadaki aktörlerin yerel halkla kurduğu ilişkinin sorgulanmasına imkân tanıyor. Türkiye kamuoyu açısından önemli olan, bu sürecin yeni bir insani krize yol açmaması ve sivillerin korunmasıdır.
Türkiye’nin Suriye politikasının temel dayanaklarından biri, uluslararası hukukun tanıdığı meşru güvenlik kaygılarıdır. Sınır hattında istikrarsızlık üreten yapıların varlığı, sadece Türkiye için değil, bölge ülkeleri açısından da uzun vadeli riskler barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşımı, askeri olduğu kadar diplomatik ve insani boyutları da içeren dengeli bir çizgide şekillenmektedir.
Sahadaki bazı yapıların yıllar boyunca farklı söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışıldığı biliniyor. Ancak çatışma ortamlarında kalıcı olanın sloganlar değil, halkla kurulan güven ilişkisi olduğu da defalarca görülmüştür. Silahlı yapılar ile sivil toplum arasındaki çizginin bulanıklaşması, en çok sivillere zarar vermektedir.
Türkiye kamuoyunda zaman zaman karşılık bulan sert söylemlerin aksine, sahadaki gelişmeler daha dikkatli bir dil kullanmayı gerektiriyor. Her bilginin teyide muhtaç olduğu, görsel ve anlatıların bağlamından koparılarak servis edilebildiği bir dönemdeyiz. Bu nedenle sağduyulu değerlendirmeler, bilgi kirliliğinin önüne geçmenin en etkili yoludur.
Türkiye açısından öncelik, Suriye’de kalıcı istikrarın sağlanması, sivillerin yerinde ve güvenli şekilde yaşamlarını sürdürebilmesi ve sınır hattında yeni güvenlik risklerinin oluşmamasıdır. Bu hedefler, askeri hamlelerin ötesinde, diplomasi ve uluslararası iş birliğiyle desteklenmek zorundadır.
Bugün Suriye’de yaşananlar, Türkiye kamuoyu için bir tarafgirlik testinden çok, gerçekçilik sınavıdır. Bölgenin geleceği, yüksek sesli sloganlardan değil; akılcı, hukuka dayalı ve insan odaklı yaklaşımlardan geçmektedir.