SÜBHÂNEKE: NAMAZIN BAŞINDA ALLAH'A VERİLEN SÖZ

Sami Kesmen

İnsan, önemli bir makamın huzuruna çıkarken sözlerine dikkat eder, davranışlarını kontrol eder, kendisine çeki düzen verir. Çünkü kimin huzurunda bulunduğunu bilmek, nasıl davranacağını da belirler. Namazın başlangıcında okunan Sübhâneke duası da böyledir. Sübhâneke, yalnızca ezberlenmiş birkaç Arapça cümleden ibaret değildir. O; kulun Rabbini tanıma, kendi acziyetini kabul etme, Allah'ın büyüklüğünü ilan etme ve kulluk sorumluluğunu hatırlama duasıdır.

Sübhâneke, namazın başlangıcında yapılan bir iman muhasebesidir. Namaz, "Allahu ekber" diyerek başlar. Kul, ellerini kaldırır ve Allah'ın her şeyden büyük olduğunu ilan eder. Bu hareketin ve sözün derin bir anlamı vardır. İnsan, kendisini meşgul eden dünyayı, makamı, serveti, endişeleri ve dünyevi hesapları geride bırakarak Allah'ın huzuruna yönelir. Sonra Sübhâneke duası okunur. "Allah'ım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın. Seni hamdinle tesbih ederim. Senin ismin mübarektir. Senin şanın pek yücedir. Senden başka hiçbir ilâh yoktur." Bu kısa dua, İslam inancının temel esaslarını birkaç cümlede özetlemektedir. Burada tesbih vardır, hamd vardır, bereket vardır, azamet vardır ve tevhid vardır. Dikkat edilirse kul, namaza kendi ihtiyaçlarını anlatarak başlamaz. Önce Allah'ı yüceltir. Kulluğun ilk şartı, insanın kendisini değil Rabbini merkeze almasıdır.

"Sübhânekellâhümme" ifadesi, Allah'ın her türlü noksanlıktan, acizlikten, eksiklikten ve yaratılmışlara ait sınırlılıklardan uzak olduğunu ifade eder. Bu, yalnızca Allah hakkında bir inanç beyanı değildir. Aynı zamanda insanın kendisini tanımasına da vesile olmalıdır. Allah'ın kusursuzluğunu kabul eden insan, kendi kusurlarını da fark etmelidir. Ama insanlar namazda Allah'ı kusursuz kabul ederken, günlük hayatlarında kendilerini de kusursuz görmektedir. Hata yaparlar, kabul etmezler. Yanlış konuşurlar, özür dilemezler. Başkalarını eleştirirler, kendilerini sorgulamazlar. Sübhâneke'yi anlayarak okuyan insan, mutlak kusursuzluğun yalnızca Allah'a ait olduğunu bilir. Allah'ı tenzih eden dil, insanın kendi nefsini temize çıkarma aracına dönüşmemelidir.

"Ve bi-hamdik" ifadesi, Allah'ı hamd ile tesbih etmektir. Hamd, yalnızca teşekkür etmek değildir. Allah'ın zatını, sıfatlarını, fiillerini ve nimetlerini övgüye layık bilmektir. İnsan sahip olduğu aklı, sağlığı, serveti, makamı ve imkânları yalnızca kendi başarısının sonucu olarak görmemelidir. Elbette insan çalışır, gayret eder, üretir ve kazanır. Ancak çalışabilme gücünü, düşünme kabiliyetini ve hayatın imkânlarını kendisine verenin Allah olduğunu da unutmamalıdır. Hamd, insanı nankörlükten koruyan manevi bir bilinçtir. Hamd eden insan, nimetin sahibini unutmaz. Nimeti kendi üstünlüğünün delili saymaz. Sahip olduklarıyla başkalarını küçümsemez. Şükür; nimeti tanımaktır, hamd ise; nimetin ötesinde, nimeti verenin yüceliğini kabul etmektir. "Ve tebârekesmük." "Senin ismin mübarektir." Bu ifade, Allah'ın isminin yüceliğini ve bereketini dile getirir. Mümin, Allah'ın ismini yalnızca dilinde taşıyan değil, hayatında da O'nun rızasını gözeten insandır. Bir işe besmeleyle başlayıp ardından haksızlık yapmak, Allah'ın ismini anmanın ahlâkî sorumluluğuyla bağdaşmaz. Ticaretine besmeleyle başlayan insanın ölçüsünde ve tartısında dürüstlük bulunmalıdır. Ailesinde Allah'ın adını anan insanın davranışlarında merhamet görülmelidir.

Toplum içerisinde dindarlığıyla tanınan insanın sözünde güvenilirlik, ilişkilerinde adalet bulunmalıdır. Allah'ın ismini anmak, yalnızca bir telaffuz meselesi değil, O ismin gerektirdiği sorumluluğu taşımaktır. "Ve teâlâ ceddük." "Senin şanın ve azametin pek yücedir." İnsan bu ifadeyle Allah'ın mutlak büyüklüğünü kabul eder. Allah'ın azametini dile getiren bir insan, makamından, servetinden, bilgisinden veya toplumsal konumundan dolayı başkalarını küçümseyemez. Namazda Allah'ın yüceliğini kabul edip namaz dışında insanlara tepeden bakmak, ibadetin ruhuyla çelişir. Gerçek büyüklük, insanın kendisini büyük göstermesinde değil, Allah'ın büyüklüğü karşısında haddini bilmesindedir. Allah'ın büyüklüğünü gerçekten kavrayan insanın kibri küçülür, tevazuu büyür.

"Ve lâ ilâhe ğayrük." "Senden başka hiçbir ilâh yoktur." Sübhâneke duası, tevhid ilanıyla tamamlanır. Bu ifade, insanın yalnızca Allah'a ibadet edeceğini, mutlak ilâhî otoritenin yalnızca Allah'a ait olduğunu kabul etmesidir. Ancak tevhidin insan hayatında ahlâkî sonuçları da bulunmaktadır. Allah'tan başka ilâh olmadığını söyleyen insan, menfaatini hakikatin önüne geçiremez. Servetini hayatının tek gayesi yapmaz. Makamını kutsallaştıramaz. Nefsinin her arzusunu sorgusuz kabul edemez. İnsanlara duyduğu sevgi veya korku sebebiyle adaletten ayrılamaz. Kur'an-ı Kerim'de, "Hevâ ve hevesini kendisine ilâh edineni gördün mü?" (Furkân,43) buyurularak insanın arzularını mutlak ölçü hâline getirmesi eleştirilmektedir. Tevhid, yalnızca dilde ifade edilen bir inanç değil, hayatın istikametini belirleyen temel bir ilkedir.

Sübhâneke duası, insanın dikkatini kendi problemlerinden Allah'ın yüceliğine yöneltmesine yardımcı olur. Kul, kendi küçüklüğünü ve Allah'ın büyüklüğünü düşünmeye başladığında, dünyevi meselelerin zihnindeki mutlak hâkimiyeti zayıflayabilir. Sübhâneke, namazın manevi hazırlık aşamasıdır. Sübhâneke, Kur'an'dan bir sure değildir. Ancak anlamı Kur'an'ın temel mesajlarıyla örtüşmektedir. Sübhâneke duasının en önemli taraflarından biri de ibadet ile ahlâk arasındaki bağı hatırlatmasıdır. Sübhâneke, insanın Allah'ın büyüklüğü karşısında kendi yerini öğrenmesidir. Bu dua, kulun Rabbine yönelirken verdiği bir kulluk sözü olarak da anlaşılabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.