SORUMLULUKTAN KAÇIŞ...

Sami Kesmen

İnsan, yaratılışı gereği kusur işleyebilen bir varlıktır; fakat onu değerli kılan, hatasız oluşu değil, hatasını fark edip yüzleşebilmesidir. Ne var ki modern insanın en büyük zaaflarından biri, hatasını görmek yerine onu başkasına yükleme kolaycılığına kaçmasıdır. Bu durum sadece bireysel bir zayıflık değil, aynı zamanda toplumsal bir hastalıktır. Çünkü sorumluluktan kaçan bireylerin çoğaldığı bir toplumda;hakikat geri çekilir, bahaneler öne çıkar, adalet zedelenir, huzur kaybolur.

Bugün aileden iş hayatına, siyasetten sosyal ilişkilere kadar hemen her alanda aynı tabloyla karşılaşıyoruz. Bir sorun yaşandığında kimse “Ben nerede hata yaptım?” sorusunu sormuyor. Herkesin parmağı dışarıyı işaret ediyor. Oysa parmağını başkasına uzatan insanın üç parmağı kendisini göstermektedir. Bu basit hakikat bile, aslında insanın önce kendine dönmesi gerektiğini anlatmaya yeter. Fakat nefis, yüzleşmeyi sevmez; kendini temize çıkaracak yollar arar, suçluyu dışarıda bulmak ister. Çünkü sorumluluk almak bedel ister, olgunluk ister, cesaret ister.

İslam ahlâkı bu noktada insana çok net bir yol gösterir; “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” Bu ilke, sadece bireysel bir tavsiye değil, aynı zamanda toplumsal düzenin de anahtarıdır. Kendi hatasını görebilen insan, başkasına karşı daha adil olur. Kendi eksikliğini fark eden birey, başkasının kusurunu büyütmez. Böyle bireylerin oluşturduğu toplumda ise güven oluşur, merhamet yeşerir, huzur kök salar.

Ancak bunun tersi bir tabloyu düşünelim; herkesin kendini haklı gördüğü, kimsenin sorumluluk almadığı bir toplum… Böyle bir yerde yanlışlar düzelmez, çünkü kimse yanlışı sahiplenmez. Problemler çözülmez, çünkü herkes problemi başkasına havale eder. Bu durum zamanla bir kaos üretir. İnsanlar birbirine güvenmez hale gelir. Herkes kendini aklamaya çalıştıkça, gerçek suçlular görünmez olur. Böyle bir zeminde adaletin ayakta kalması mümkün değildir.

Sorumluluktan kaçışın en tehlikeli yönlerinden biri de insanın kendini kandırmasıdır. Kendi hatasını örtbas eden insan, zamanla o hatayı normalleştirir. Vicdanını susturur, yanlışlarını meşrulaştırır. Bu da insanı içten içe çürütür. Dışarıdan bakıldığında düzgün görünen bir hayat, içeride derin çatlaklar barındırır. Unutulmamalıdır ki içi çürüyen yapı, dıştan ne kadar sağlam görünse de bir gün mutlaka çöker.

Toplumsal düzeyde ise bu durum daha büyük sonuçlar doğurur. Kurumlar sorumluluk almadığında, yöneticiler hatalarını kabul etmediğinde, bireyler kendi görevlerini ihmal ettiğinde; ortaya çıkan tablo sadece bir düzensizlik değil, aynı zamanda bir güven krizidir. İnsanlar sisteme olan inancını kaybeder. Adalet duygusu zedelenir. Bu da toplumun temelini sarsar.

Oysa çözüm zor değildir; fakat nefsimize ağır gelir. Herkes kendi kapısının önünü temizlese, sokak tertemiz olur. Her birey kendi sorumluluğunu yerine getirse, toplumda büyük problemler kalmaz. Küçük ihmallerin büyüyerek büyük krizlere dönüştüğünü görmek için uzaklara bakmaya gerek yoktur. Bugünün büyük sorunları, dünün küçük ihlallerinin birikmiş halidir.

Bu noktada insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur; “Ben gerçekten üzerime düşeni yapıyor muyum?” Eğer bu soruya dürüstçe cevap verebilirsek, birçok sorunun aslında dışarıda değil, içeride başladığını fark ederiz. Çünkü insan, kendini düzeltmeden dünyayı düzeltemez. İç dünyasında düzen kuramayan biri, dış dünyada huzur arasa da bulamaz.

Özetle; sorumluluktan kaçış, sadece bireysel bir kusur değil, toplumsal bir felakettir. Bu alışkanlık devam ettikçe ne adalet yerini bulur ne de huzur tesis edilir. Gerçek değişim ise başkasını değiştirmekle değil, kendini değiştirmekle başlar. Kendi hatasını görebilen insan büyür, hatasını başkasına yükleyen ise küçülür. Bir toplumda herkes kendini temize çıkarıyorsa, orada kir büyümüş demektir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.