Seni sen yapan şey, senin dışındaki her şey.
İlk bakışta insanın kulağına ters geliyor. İnsan kendisini kendisinin yaptığını düşünmeye meyilli. Karakterim, düşüncelerim, seçimlerim, başarılarım, hatalarım… Hepsi bana ait. Ben bunları yaşadım, ben karar verdim, ben oldum.
Ama biraz kurcalayınca o kadar da basit olmadığı ortaya çıkıyor.
Bir insanı doğduğu yerden, ailesinden, karşılaştığı insanlardan, kaybettiklerinden, sevdiği şeylerden, nefret ettiklerinden ve hatta hiç yaşayamadıklarından ayırdığınızda geriye “kendisi” olarak ne kalıyor?
Bir çocuğu düşün.
Henüz kimse ona güzel olduğunu söylememiş. Çirkin olduğunu da. Başarılı ya da başarısız olduğunu bilmiyor. İyi insan nedir, kötü insan nedir bilmiyor. Sevmenin ne demek olduğunu bile bilmiyor belki.
Sonra dünya giriyor hayatına.
Birisi onu seviyor. Birisi küçümsüyor. Bir öğretmeni “zekisin” diyor. Bir başkası “senden bir b.k olmaz” diyor. Bir gün bir şarkı duyuyor ve hayatında ilk defa tarif edemediği bir şey hissediyor. Birini kaybediyor. Birine aşık oluyor. Reddediliyor. Bir kitabın bir cümlesinde kendisini buluyor. Bir gece tek başına kalıyor ve ilk defa kendi sesini duyuyor.
Bütün bunlar üst üste birikiyor.
Sonra dönüp “Ben buyum” diyor.
Ama o “ben”, biraz da bütün bunların toplamı değil mi?
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini dünyadan bağımsız bir varlık gibi düşünmesi. Sanki önce “ben” varmışım da sonra hayat gelip benim etrafımda yaşanmış gibi.
Oysa tam tersi olabilir.
Belki önce temas var.
Bir şey sana çarpıyor, sen değişiyorsun.
Bir insan sana dokunuyor, onun yokluğunda bile taşıdığın bir iz bırakıyor. Bir şarkı çalıyor, yıllar sonra aynı şarkıyı duyduğunda başka bir zamana dönüyorsun. Bir cümle okuyorsun, zihninde bir kapı açılıyor ve bir daha eskisi gibi düşünemiyorsun.
Hatta bazen bir insanın hayatımızdaki yerini, o insan gittikten sonra daha iyi anlıyoruz.
Çünkü bazı insanlar bize kendilerini değil, bizi gösteriyor.
Belki de var olmak biraz böyle bir şey.
Kendi başına var olduğunu kanıtlayabilir misin?
Bir aynanın karşısına geçip “Ben varım” diyebilirsin. Ama aynadaki görüntü olmasa bunu nasıl anlayacaksın? Bir başkasına “Ben buradayım” dersin. O da sana cevap verir. Sesinin bir yankısı olur. Varlığın başka bir varlığın içinde bir karşılık bulur.
Tamamen boşlukta, hiçbir şeyle temas etmeden var olduğumuzu düşünelim.
Ne isim var.
Ne dil.
Ne geçmiş.
Ne başkaları.
Ne de bizi kendimizden ayırabilecek bir “öteki”.
O zaman “ben” demenin anlamı ne?
Çünkü “ben” dediğin şeyin bir sınırı olması gerekiyor. Sınırın oluşması için de senden başka bir şeyin bulunması gerekiyor.
Kendini ancak kendin olmayan şeyin yanında fark ediyorsun.
İyiyi kötünün yanında anlıyorsun. Güzeli çirkinin. Yakını uzağın. Sevgiyi sevgisizliğin. Sessizliği gürültünün.
İnsanı da başka insanların yanında.
Belki bu yüzden yalnızlık bazen garip bir şeye dönüşüyor. İnsan yalnız kaldığında kendisini daha iyi tanıyacağını sanıyor. Bir yere kadar doğru. Fakat uzun süre kimseyle temas etmediğinde kendin hakkında kurduğun fikirler de kendi içinde dönüp dolaşmaya başlıyor.
Çünkü insan biraz da başkalarının gözlerinde kendisini görüyor.
Bu, başkalarının bizi tanımlaması gerektiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
Bence mesele şu: Başkaları bizi tanımlamıyor, bize kendimizi tanımlayabileceğimiz malzemeyi veriyor.
Sonra seçim bize kalıyor.
Bana yapılan her şey ben değilim. Yaşadığım her şey de ben değilim. Ama yaşadıklarımın bende bıraktığı izlerle ne yaptığım, belki de beni bana dönüştüren asıl şey.
Bir insan seni kırabilir.
Ama o kırgınlığın seni nasıl birine dönüştüreceğine tamamen o karar vermez.
Bir başkası seni sevebilir.
Ama onun sevgisi de senin kim olduğunu tek başına belirlemez.
Çünkü insan, kendisine gelen şeylerin basit bir toplamı değil.
Onların birbirine çarpmasıyla ortaya çıkan sonuç.
Belki de bu yüzden “kendim olmak istiyorum” cümlesini biraz yanlış anlıyoruz.
Kendin olmak, herkesten kopmak değil.
Tam tersine, herkesten aldıklarının içinden kendine ait olanı seçebilmek.
Biraz annenin sesi, biraz babanın bakışı, biraz çocukluğunun sokağı, biraz ilk aşkının yarası, biraz nefret ettiğin insanlardan öğrendiklerin, biraz sevdiğin şarkılar, biraz okuduğun kitaplar, biraz da kimsenin bilmediği gecelerin…
Hepsi orada.
Ve sen bütün bunların ortasında, hâlâ kendine “ben” diyorsun.
Belki insanın özgünlüğü, hiç kimseden bir şey almamış olmasında değil.
Aldığı her şeyi başka bir şeye dönüştürmesinde.
Bu yüzden seni sen yapan şey senin dışındaki her şey.
Ve belki bunun daha güzel bir tarafı var:
Madem insan kendisini başkalarıyla, dünyayla, yaşadıklarıyla kuruyor; o zaman henüz bitmiş bir insan diye bir şey de yok.
Çünkü henüz karşılaşmadığın insanlar var.
Henüz duymadığın şarkılar.
Henüz okumadığın kitaplar.
Henüz kaybetmediğin şeyler.
Henüz aşık olmadığın insanlar.
Henüz içine düşmediğin sokaklar.
Ve henüz kendinde görmediğin taraflar.
Demek ki insan biraz da karşılaşacaklarının toplamı.
Bu yüzden belki “Ben kimim?” sorusunun kesin bir cevabı yok.
Çünkü sen, henüz tamamen oluşmuş bir şey değilsin.
Sen hâlâ oluyorsun.
Ve seni sen yapan şey, belki de tam olarak bu:
Kendinden başka olan her şeyle karşılaşırken, onların içinden yavaş yavaş kendini çıkarıyor olman.