RÜZGÂRLA GELEN

Ahmet Ufuk Erkan

“Bir yere” gelmek için çaba harcamak gerekir. Yani en azından, genel geçer kural budur; böyle olmalıdır. Gerçi, çevrenize bakıp, “Pek de öyle olmuyor” diyeceksiniz. Dedim ya ben biraz da “olması gereken” i söyledim.

 

                        Emek sarfederek, ter dökerek ulaşılan yerler daha kalıcı olur. Ardında iz bırakanlar –ki iyi iz bırakanları kast ettik- böyle kişilerdir. “Emeksiz yemek olmaz” , malum...

 

                        Eski bir hikâyedir, duymuşsunuzdur. Zengin bir baba, oğlunun haytalığından, har vurup harman savurmasından bıkmış. Sabrının iyice taştığı bir gün, oğlundan hergün bir altın lira kazanıp getirmesini istemiş. Ana yüreği tabii, oğlu yorulmasın diye anacığı ona hergün bir altın verir olmuş. Oğlu, babasının eline altın lirayı bıraktığında, baba onu evlerinin havuzuna savurup atmış. Bu, uzun zaman böyle sürmüş. Nihayetinde, annenin de birikimi tükenmiş. Oğluna verecek altını kalmayınca, çocuğun o parayı kazanması gerekli olmuş; iş başa düşmüş...

 

                        Sabahın köründe başlamış çocuk hem iş aramaya, hem de bulduğu her işi yapmaya. Babasının eve geliş saatine kadar, türlü işlerden kazandıklarını bütünletip bir altın lira yapmış. Yüzünde, her emek sahibinin yorgun gururuyla babasına uzatmış parayı. Baba tam havuzun sularına gömecekken altını, çocuk durdurmuş onu. “Ne zorlukla kazandım biliyor musun? Atamazsın...” . Baba gülümsemiş: “ İşte” demiş “bunu senin kazandığın belli. Elden gelenden kolay geçilir”. Ve çocuğa, havuzdaki paraları sermaye yapmasını öğütlemiş.

 

                        Arkasına, belli bir rüzgâr alıp da bir yerlere gelenler de adeta “emeksiz”, “yorgunluksuz” geldikleri için, köksüz gibidirler. Bir başka rüzgâr, yerlerinden edebilir onları. Burda aslolan, kişinin, “rüzgârla” geldiğini bilmesi, idrak etmesidir. Bu idrakten yoksunsanız, makam şımarığı olursunuz. Ya da hani, paşa yapılınca babasını ayağına çağıran o hikâyenin kahramanı gibi... Sanırsınız ki karışanınız görüşeniniz yok... Oysa her “üst”ün bir “üst”ü vardır.

 

                        Makam sahibinin sahtesiyle gerçeği de “şımarıklığı” ile ayırt edilir. Mangalda kül bırakmıyor ve mütemadiyen/sürekli “ben” diyorsa, emeksiz, dayanaksız, köksüzdür. “Ben de sizin gibi insanım” diyen, geçirdiği hayat evresinde “emek” sarf etmiştir; bu “hak”ediş sayesinde , O da “hakk” tır. Sahte vahiycilerse “ben ben”cidir... Bu örnekleri, her duruma uygulayabilirsiniz.

 

                        “Ben yaptım, oldu” demez, gerçek makam sahibi. Aldığını verdiğini yazar, çizer. Alırken zulmetmez, vermeyerek de zulmetmez. Yazar çizer ki kimsenin kafası karışmasın ve kendisi de kötü zan altında kalmasın, ezilmesin. Yoksa kimsenin ağzı torba değildir ve iyi ki de değildir...

 

                        Allah rüzgârlarını kesmesin ya siyasi bir hareketin, özellikle de liderlerinin rüzgârıyla gelenlerde de bir “vurdumduymazlık”, “şımarıklık” seziliyor, değil mi? Kul hakkı düşünülmüyor, böyle rüzgârlı gelişlerde. Aylarca emeğini çaldığı kişileri sigortasız çalıştırmak gibi, işine son vermek gibi; sanki kâğıt üzerinde görünüyor da o çalışan... Sigortası olmayan, kâğıt üzerinde yoktur; haksız mıyım?

 

                        Şehrimizde son günlerde yaşanan, işte böyle bir rüzgâr neticesinde, “ikbal” basamaklarını çıkan, rüyasını görmediği “yerler”le tanışanların “şımarıklığı” ve “aymazlığı”dır...

 

                        Dilimize “kemik” koyarak yazdık; arif olan anlasın... “El atına binen tez iner” bunu da unutmasın kimse, ben de dâhil...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.