İnsan, hatırlayan bir varlıktır. Hatırlamak; sadece geçmişi zihinde taşımak değil, iyiliği gönülde taşımaktır. Çünkü insanı insan yapan şey; aklı kadar vicdanı, gücü kadar vefasıdır. Ne var ki, çağımızın en sessiz ama en yıkıcı hastalıklarından biri; vefanın erozyona uğramasıdır. Adına nankörlük dediğimiz bu hâl; çoğu zaman fark edilmeden insanın karakterine yerleşir ve zamanla bir davranış biçimine dönüşür.
Nankörlük; bir iyiliği unutmak değildir sadece. Asıl tehlike; o iyiliği yok saymak, değersizleştirmek ve hatta tersine çevirerek sahibini incitecek bir noktaya taşımaktır. İnsan, kendisine uzanan bir eli, işi bittiğinde geri itiyorsa; bu sadece bir unutkanlık değil, bir vicdan kaybıdır. Çünkü iyilik; hafızada değil, karakterde yer tutmalıdır. Hafızada olan unutulur ama karaktere işleyen; insanın kimliğini oluşturur. Bugün toplumların en büyük kırılmalarından biri de buradadır.
İnsanlar artık iyilik görmeye değil, fayda sağlamaya odaklanmıştır. Bir insanın değeri, onun ahlâkıyla değil; sağladığı imkânla ölçülür hâle gelmiştir. Bu bakış açısı; nankörlüğün zeminini oluşturmaktadır. Çünkü menfaatin olduğu yerde vefa zayıflar, çıkarın olduğu yerde sadakat sarsılır. İnsan, işine yaradığı sürece değerli görülür, işi bittiğinde ise gözden çıkarılır. Oysa insan ilişkileri bir alışveriş değildir. Her iyiliğin bir karşılık beklemesi gerekmez ama her iyiliğin bir karşılığı vardır; o da vefadır.
Vefa; bir teşekkürden ibaret değildir. Vefa; zor zamanda hatırlamak, dar günde yanında durmak ve iyiliği sahibine yakışır şekilde korumaktır. Bu duygu kaybolduğunda, toplumda güven duygusu da zedelenir. İnsanlar birbirine yaklaşmaktan çekinir, samimiyet yerini temkine bırakır. Çünkü herkes bilir ki; bugün yanında olan, yarın karşısında olabilir. Nankörlük; sadece bireysel bir zaaf değil, aynı zamanda toplumsal bir çürümedir. Bir toplumda iyilik yapanların pişman olduğu, fedakârlık edenlerin zarar gördüğü bir düzen oluşmuşsa; orada ahlâkî zemin sarsılmış demektir. Böyle bir ortamda insanlar iyilik yapmaktan vazgeçer, herkes kendi kabuğuna çekilir. Bu da merhametin azalmasına, yalnızlığın artmasına ve güven duygusunun yok olmasına sebep olur.
İnsan, nankörlüğünü çoğu zaman fark etmez. Kendince haklı gerekçeler üretir, yaptığı vefasızlığı meşrulaştırır. “Ben de çok şey yaptım” diyerek geçmişte gördüğü iyilikleri dengede tutmaya çalışır. İyilik; terazide tartılmaz, hesapla değil gönülle yapılır. Gönülle yapılan bir şeyin karşılığı da; hesapla değil, vefa ile verilir. İnsan, kendisine yapılan iyiliği küçümsemeye başladığında, aslında kendi değerini de küçültmüş olur. Çünkü iyiliği anlamayan, iyiliğin kıymetini bilmeyen bir insan; aslında iyilik yapma kapasitesini de kaybetmiştir. Bu; insanın ruhen fakirleşmesidir. Malın azalması insanı yoksul yapmaz ama vefanın azalması insanı eksiltir. Hayatın en büyük imtihanlarından biri de budur.
Herkes zor zamanda kendini belli etmez. Asıl ölçü; rahat zamanda ortaya çıkar. İhtiyaç bittiğinde devam eden bağlılık, gerçek vefadır. Aksi hâlde, her ilişki geçici bir menfaat ortaklığına dönüşür. Bugün belki de en çok ihtiyaç duyulan şey; büyük idealler değil, küçük ama samimi vefalardır. Bir hatır sormak, bir iyiliği unutmamak, bir dostluğu korumak; çok kıymetlidir. Bunlar basit gibi görünen ama toplumu ayakta tutan değerlerdir. İnsan; hatırlandıkça var olur, unutuldukça silinir.
Nankörlük; sadece bir ahlâk problemi değil, bir kimlik problemidir. İnsan, kendisine yapılan iyiliği inkâr ettiğinde, aslında kendi insanlığından bir parçayı da inkâr etmiş olur. Bu yüzden mesele başkasına yapılan bir haksızlık gibi görünse de, en büyük zararı yine insanın kendisi görür. İyilik; unutulmamak için yapılmaz ama unutulan iyilik; insanı unutturur. Nankörlük; unutmaktır, bu da unutulmaktır. Özetle "Nankörlük"; ruh fakirliğidir, bir çeşit ruhsal hastalıktır.