İnsan, fıtratı gereği güzelliğe, doğruluğa, iyiliğe, adalete, merhamete meyillidir. Fakat ne zaman bu fıtrî yönünü ihmal ederse; o zaman rezalet başlamaktadır. Rezalet; sadece ahlâkî bir çöküş değil, aynı zamanda insanın kendi özüne ihanetidir. Her ihanet gibi, bunun da bir bedeli vardır. O bedelin adı ise kaçınılmaz olarak “felâket”tir.
Rezalet, küçük bir tavizle başlar. “Bir defadan ne olur?” diye başlayan cümleler, zamanla karakteri kemiren bir alışkanlığa dönüşür. Yalan, ilk söylendiğinde insanı rahatsız eder; fakat tekrarlandıkça sıradanlaşır. Haksız kazanç, ilk elde edildiğinde vicdanı sızlatır; fakat devam ettikçe normalleşir. Rezalet tam da bu noktada kök salar. Normalleşmiş yanlışlar, alışkanlığa dönüşmüş günahlar ve savunulan hatalar rezaleti derinleştirir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak; “Hayır! Doğrusu onların kazandıkları kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 14). buyurulmaktadır. Günahın ve rezaletin kalpte bıraktığı iz, pas gibidir. Önce ince bir tabaka, sonra kalbi tamamen kaplayan bir karanlık ve katılık oluşur. İnsan bu aşamada doğruyla yanlışı, hakla batılı birbirinden ayıramaz hâle gelir. Bu hâl, felâketin en tehlikeli aşamasıdır. Çünkü kişi, yanlış yaptığını bile fark etmez.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde; “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe ederse o nokta silinir. Ama günaha devam ederse o nokta büyür ve kalbi kaplar.” buyurmaktadır. Bu hadis, rezaletin nasıl bir süreç olduğunu açıkça ortaya koyar. Günah, kalpte başlar; sonra davranışlara yansır; ardından hayatın tamamını kuşatır.
Rezaletin bireysel boyutu olduğu gibi toplumsal boyutu da vardır. Bir toplumda yalan sıradanlaşmışsa, emanete riayet kalmamışsa, adalet duygusu zedelenmişse; orada artık sadece bireyler değil, toplumun tamamı çöküş sürecine girmiş demektir. Çünkü toplumlar, ahlâk üzerine inşa edilir. Ahlâk çökerse, medeniyet de çöker. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Nice güçlü devletler, dış düşmanlardan önce iç çürüme sebebiyle yıkılmıştır.
Rezaletin en tehlikeli yönlerinden biri insanın kendisini haklı görmesidir. İnsan hata yapabilir; bu, beşer olmanın gereğidir. Ancak hatayı savunmak, onu meşrulaştırmak ve hatta başkalarına da yaymak; işte asıl felâket buradadır. Çünkü bu durum, sadece kişinin kendisini değil, çevresini de zehirler. Bir kişinin rezaleti, zamanla bir grubun, bir toplumun hastalığı hâline gelebilir.
Felâket aniden gelmez. O, rezaletin birikmiş sonucudur. Tıpkı bir barajın arkasında biriken su gibidir. İlk başta küçük çatlaklar vardır. Kimse önemsemez. Ama zamanla o çatlaklar büyür ve bir gün baraj yıkılır. İşte o an felâket kapıyı çalar. İnsan hayatında da böyledir. Küçük görülen günahlar, ihmal edilen doğrular, ertelenen tevbler birikir ve sonunda insanın dünyasını da ahiretini de altüst eder.
Kur’ân’da şöyle buyurulur: “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11). Bu ayet, rezalet ve felâket arasındaki bağı net bir şekilde ortaya koyar. Değişim içten başlar. İnsan kendini düzeltmezse, toplum düzelmez. Toplum düzelmezse, felâket kaçınılmaz olur.
Çözüm, rezaleti fark etmek ve ona karşı tavır almaktır. Nefsi sorgulamak, hatayı kabul etmek ve tevbe etmektir. Doğruyu savunmak, adaleti ayakta tutmak ve iyiliği yaymaktır. Çünkü her felâketin önünde bir uyarı, her çöküşün öncesinde bir ihmal, her kurtuluşun başlangıcında bir fark ediş vardır. Rezalet; sadece bir ahlâk sorunu değildir. O, bir kader meselesine dönüşür. İnsan neyi tercih ederse, akıbeti de ona göre şekillenir. Rezaleti seçen, felâketi davet eder. Ahlâkı seçen ise rahmeti çağırır.
Rezalet, insanı önce insanlıktan uzaklaştırır, sonra hayatını karartır ve en sonunda onu felâkete sürükler. Bu yüzden her Mü’min, kendi hayatına şu soruyu sormalıdır: “Ben hangi yolda yürüyorum?” Çünkü yolun sonu, başlangıcın tercihine bağlıdır. Rezaletin sonu gerçekten de felâkettir… Ama ahlâkın sonu, selâmettir.