İnsanlık tarihinde cehaletin sebep olduğu felaketler kadar, ilmin kötüye kullanılmasından kaynaklanan felaketler de vardır. Cahilin verdiği zarar çoğu zaman bilgisizliğiyle sınırlıdır. Ancak bilgili insanın kötülüğü, bilgisiyle birleştiğinde çok daha geniş kitleleri etkiler. Kur’an-ı Kerim, insanın ne kadar bildiğiyle değil, bildikleriyle ne yapması gerektiğiyle de ilgilenmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, A'râf suresinin 175 ve 176. ayetlerinde anlatılan ibretlik şahsiyettir. Tefsir kaynaklarında bu kişinin Bel’am bin Bâûrâ olduğu yönünde rivayetler bulunmaktadır. Ancak Kur’an, onun ismini zikretmez. Çünkü burada önemli olan şahsın kimliği değil, temsil ettiği karakterdir. Bel’am'ın tarihî kimliğine ilişkin rivayetler kesin olmamakla birlikte, ayetlerin verdiği mesaj son derece açıktır.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır; "Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz hâlde onlardan sıyrılıp çıkan, şeytanın peşine taktığı ve sonunda azgınlardan olan kişinin haberini oku." (A'râf, 175) Devamındaki ayette ise onun dünya hayatına aşırı bağlılığı ve nefsinin arzularına teslim oluşu anlatılmaktadır. Bel’am'ı felakete sürükleyen bilgisizliği değil, bildiklerine ihanet etmesidir. İlim, insana hakikati tanıma imkânı verir. Fakat hakikati bilmekle hakikatin yanında durmak aynı şey değildir. İnsan doğruyu bildiği hâlde yanlışın tarafında yer alabilir. Hatta sahip olduğu bilgiyi yanlışın doğru gösterilmesi için kullanabilir. Cahil insan yanlışı doğru zannedebilir. Ancak âlim insan, yanlış olduğunu bildiği bir şeyi menfaat karşılığında savunuyorsa artık mesele cehalet değil, ahlâki çöküştür.
Bel'am ibni Baura, Hazreti Musa zamanında yaşayan, duaları kabul edilen ve çok geniş bir ilme sahip olan İsrailoğullarından veya dönemin âlimlerinden olduğu söylenir. Bel'am'dan Hazreti Musa'ya beddua etmesi istenir. Bel'am, eşinin baskısı, verilen hediyeler ve hükümdarın tehditleri karşısında bu isteği kabul eğer. Beddua etmek üzere yola çıktığında bindiği hayvan (merkep) konuşur ve direnir. Buna rağmen dua edeceği dağa çıkar. Dağa çıktığında, Allah'ın izniyle dili Musa aleyhisselama beddua yerine dua etmeye döner. Ardından kavmine, İsrailoğullarını baştan çıkarmak için bir hile (zina tuzağı) önerir; bu hile sonucu büyük bir salgın felaketi yaşanır. Rivayetlere göre Bel'am'ın dili göğsüne kadar sarkarak feci bir halde ölür. Toplumun önündeki bir âlim olan Bel'am, çıkarı için ilmini kullanarak yanlış yapması nedeniyle helak olur.
Bel’am, yalnızca geçmişte yaşamış bir şahsiyet olarak değerlendirilmemelidir. Kur’an'ın anlattığı karakter, her çağda ve her toplumda ortaya çıkabilecek bir insan tipidir. Bugün de dinî bilgisi, akademik unvanı, toplumsal itibarı ve makamı bulunan bazı insanlar, sahip oldukları imkânları hakikatin hizmetine değil, şahsi çıkarlarının korunmasına tahsis edebilmektedir. Bazıları gücün karşısında eğilirken, güçsüzün karşısında cesaret gösterir. Bazıları haklıyı değil, kendisine imkân sağlayanı savunur. Bazıları da yanlışları düzeltmek yerine, yanlış yapanları korumayı görev kabul eder. Üstelik bütün bunları; din, ahlâk, sadakat ve hizmet kavramlarıyla süslerler. Her susan insan Bel’am değildir. Her yöneticiyle çalışan âlim de menfaatçi sayılamaz. Asıl ölçü; insanın hangi makamda bulunduğu değil, hakikat ile menfaat çatıştığında hangisini tercih ettiğidir. İlim sahibi olmak ayrı, ilmin ahlâkını taşımak ayrıdır.
Dini şahsi menfaatlere ulaşmanın aracı hâline getirmek, bu yüce gayeyi tersine çevirmektir. Din üzerinden makam kazanmak, itibar oluşturmak veya maddi imkân elde etmek amacıyla hakikati çarpıtmak; dinî bilginin kötüye kullanılmasının en ağır örneklerindendir. Kur’an, Bakara suresinin 41. ayetinde, Allah'ın ayetlerinin menfaat karşılığında satıldığına işaret etmektedir. Makam, şöhret, nüfuz, siyasi yakınlık, sosyal itibar ve şahsi çıkar da insanın hakikatten vazgeçmesine sebep olabilir. Öyle insanlar vardır ki dinin hükümlerini çok iyi bilirler ama menfaatlerine dokunduğunda o hükümleri hatırlamak istemezler. Adaletten söz ederler ama yakınlarının haksızlığını görmezler. Kul hakkını anlatırlar ama başkalarının hakkına girilmesine sessiz kalırlar. Böyle bir anlayışta din; yaşanan bir hakikat olmaktan çıkar, kullanılan bir malzemeye dönüşür. Oysa din üzerinden geçinmekle dine hizmet etmek, birbirinden farklı iki anlayıştır. Meşru bir din hizmetinden ücret almak değil, dinî hakikati menfaat karşılığında eğip bükmek eleştiri konusudur.
İlim insanı mütevazı yapmalı, adalete yaklaştırmalı, merhametini artırmalı, sorumluluk duygusunu geliştirmelidir. İlim arttıkça kibir artıyorsa, bilgi çoğaldıkça menfaatçilik büyüyorsa, makam yükseldikçe vicdan küçülüyorsa; orada ciddi bir ahlâk problemi vardır. Peygamber Efendimizin fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınması da son derece anlamlıdır. Bel’am kıssasından çıkarılması gereken en önemli ders; insanın, sahip olduğu manevi ve ilmî birikimi kaybedebileceğidir. İnsanın geçmişteki doğruları, bugünkü yanlışlarını haklı çıkarmaz. Bel’am'ın temsil ettiği felaket; ilmini kaybetmek değil, ilmine rağmen istikametini kaybetmektir. Cehalet öğrenmekle giderilebilir, fakat bilgiyi menfaatine hizmet ettiren insanın öncelikle vicdanını ve ahlâkını düzeltmesi gerekir.
Bel'am; dünyevî çıkar ve hesaplar için, Allah'ın dinini tahrif eden bir ilim ve din adamını, küfür sistemlerine ve kâfir yöneticilere yaranmak maksadıyla Allah'ın hükümlerini çiğneyen ve asıl gayesinden saptıran kimseleri temsil etmektedir. İlmiyle helâk olmanın somut örneği Bel'amdır. Günümüzde de Bel'amlar vardır. Sembolik bir model olan Bel'am; her toplumda din istismarı yapan menfaat şebekeleridir.