İnsanın başkalarını kınarken aslında kendisine fark ettirmeden bir imtihan çağrısında bulunduğu, tarih boyunca defalarca görülmüş bir gerçektir. Kişi, bir başkasını iradesi dışında gelişen bir durumdan dolayı küçümser, alay eder, suçlar ya da kibirli bir dille tenkit ederse; ilahi düzen bu tavrı karşılıksız bırakmaz. Çünkü kınamak; nefsin gizli gururudur, insanın kendi acziyetini unutması; kaderin ince dengesine müdahale etmeye kalkışmasıdır. Nitekim Rasulullah (s.a.v.); “Kınadığın şey başına gelmedikçe ölmezsin” buyurarak bu ilahi yasayı açıkça ifade etmiştir. Bu hakikat; insanın henüz yaşamadığı bir acı hakkında hüküm vermemesini, bilmediği bir imtihanı hafife almamasını, kendi nefsini masum ve üstün görmemesini öğütler.
Zira Kur’ân’ın; “Kendinizi temize çıkarmayın, Allah sakınanı daha iyi bilir” uyarısı da insanın haddini bilmesini, nefsini temize çıkarma çabasından uzak durmasını emreder. Bir kulun en büyük gafleti; “Ben olsam böyle yapmazdım” deme gururudur. O gurur; insanın imtihan kapısını kendisinin araladığı andır. Hayat, o kapıyı öyle bir anda ve öyle bir durumda açar ki; kişi, dün küçümsediği şeyle bugün sınandığını görür ve acziyetini daha iyi kavrar. Hele ki kınama güçsüz ve kırılgan birine yüksek tonda yapılmışsa; ilahi adalet o kırılan gönlün ahını mutlaka sahibine geri ulaştırır. Mazlumun duasıyla Allah arasında perde olmadığını bildiren Peygamber (s.a.v.); aslında bu hassas dengeyi hatırlatır. Bir acizi inciten, kendi imtihanını ağırlaştırır.
İslam ahlakı; mümine kendi kusurunu görmeyi, başkasının kusurundan ibret almayı öğütler. Çünkü insan, kınadığı şeyle neden ve ne zaman sınanacağını bilemez fakat kınamanın kaderi davet eden bir kibir olduğunu bilir. Ne zaman “asla yapmam” dese, hayat ona “işte o an”ı getirir. Ne zaman başkasını küçük görse, ilahi düzen ona o küçümsemenin ağırlığını tattırır. Mümin, bu yüzden dilini korur, kalbini yumuşatır, yargılamaz, alay etmez, kibirlenmez; kınamak yerine dua eder, yargılamak yerine anlamaya çalışır. Çünkü hayatın en ağır dersleri, insanın küçümsediği yerden gelir. Kınamak; kaderi sessizce çağırmak, imtihanı öne almak; nefsi temize çıkarmaya çalışırken kendi acziyetini unutmaktır. Oysa bilgelik; kimsenin imtihanını hafife almadan, kimsenin kusurunu büyütmeden, her düşüşü ibretle izleyip edep ile yürümektir. İnsan nefsine mutlak hâkim olmadığını, herkesin imtihanının kendine zor olduğunu ve Allah’ın kullarını farklı konularla terbiye ettiğini unutmazsa; hem dilini korur hem imtihanını hafifletir. Çünkü bu dünyada en değişmez gerçek şudur; kınayan, kınadığı konuyla bir gün mutlaka sınanır.
İnsanın başkalarını küçümseme hastalığı, toplumların ruhunu kemiren görünmez bir yaradır. Bir kimseyi dış görünüş, makam, mal veya sosyal konum üzerinden yargılamak; insanın kalbini karartan en tehlikeli günahlardandır. Çünkü hor görülen kişi yalnızca incinmez; aynı zamanda toplumdan, adaletten ve kardeşlik duygusundan uzaklaşır. Bu yüzden Kur’ân ve Sünnet, Müslümanları ısrarla uyarır; “Mümin kardeşini küçümsemen bile başlı başına günahtır.” Bu yaklaşım, kalpteki kibir ateşinin dışa yansımasıdır.
Hazret-i Âişe validemizin Safiyye annemiz hakkında söylediği küçümseyici bir cümleye Peygamber Efendimiz’in, “O söz denize karışsa onu bozardı” şeklindeki sert ikazı, sözün bile nasıl bir zehir taşıyabileceğini göstermektedir. Yine En‘âm Sûresi’nde nazil olan âyet, fakir müminlerin kalbini kırmayı yasaklayarak, kalp kırmanın Allah katında ne kadar ağır olduğunu haber vermektedir. Efendimiz (sav), Mekke’nin ileri gelenleri için değil; evleri, malları, güçleri olmayan fakat yürekleri imanla yanan o gönül erleri için uyarılmıştır. Bu, İslam’ın insana değer verme ölçüsünün ne kadar yüce olduğunu anlatır.
İnsanı değerli kılan, makamı, ten rengi, soy sopu veya serveti değil; Rabbi ile arasındaki yakınlık, yani takvasıdır. Bu yüzden kim bir mümini hafife alırsa, Bursevî Hazretleri’nin dediği gibi “zamanın iblisi” olmaya yaklaşır; zira İblis’i helake götüren tek şey, Âdem’i küçük görmesidir. Kibir, Hacı Bayram-ı Velî’nin ifadesiyle, “bele bağlanmış taş gibidir; ne yürütür ne uçurur.” Kibirli insan toplumda huzursuzluk üretir, kendisi de huzur bulamaz.
İslam’ın asalet ölçüsü; görünüşte değil gönüldedir. Bu sebeple Resûlullah (sav), fakir müminleri görünce onları hoşnut edecek şekilde tebessüm eder, “Rabbimin yüzünden beni uyardığı kişiler işte bunlardır” buyururdu. Çünkü kalbi kırılan bir müminin ahı, dünyada da ahirette de karşılıksız kalmaz. Fakiri küçümsemek, mazlumu hor görmek, dindarlığı makam ve servetin arkasından okumak; hepsi kalbi çürüten hastalıklardır. İnsan, gönül yıkarsa, yaptığı hiçbir ibadet o yıkımı tamir etmeye yetmez.
Müslüman; insanlara tepeden bakan değil, gönüllere dokunan kişidir. Eşitlik, kardeşlik ve merhamet; İslam’ın temelidir. Allah’ın kullarını aşağılamak ise; takvasızlığın ve nefsin karanlığıdır. İnsan, bir gönül incittiğinde değil; bir gönül onardığında Allah’a daha yakın olur. Bu sebeple, her mümin kendini şu soruyla sınamalıdır; “Kalbim mi büyüyor, kibirim mi?” Çünkü asıl büyüklük; tevazudadır, asıl küçüklük ise; insanları küçük görmektir. Kınayan mutlaka sınanır. Küçük gören mutlaka küçülür. Kibirli olan mutlaka çarpılır. Adam gibi adam olmak; Müslümanca yaşamaya bağlıdır. Müslüman; ne kınar, ne kırar.