Kent düşkünleri

Derler ki; insanın, ölüme dair tek karşı durma biçimidir yazı...

Bu nedenle midir bilemem ancak beklentisiz bir arzuya saldırışın doyumsuzluğuyla kurcalanır yazı parmak aralığımda, zihin bulanıklığında kimi zaman. Parmaklarımı bu hevesten alasım da gelmez, yazacaklarım benim ses biçimimse eğer.

Belki de, bu yüzdendir benim içime de bir inadın gelip çöreklenmesi. Ve sanki başka bir şey daha belirir ki ara ara, kimileyin cânân gibi kalır adı. Durduramayıp kalem kurşunlarına boyun eğişimi, izlemeyi sürdürüveririm tüm hoyratlığımla, yazılarımda; öyle izlemeye doymak gelmez içimden... Çünkü, hoyrat bir konu[k]tur, çalkalanır içimden geçen denizinde; suyundaki ağlarıyla sarsarak yüreğimi.

Öyle ki, ben ve benim gibilerin adı, birer "beyaz zenci"* gibi tanımlandırılacak bağlılığımızın ardından. Ve "Kent Düşkünleri" olarak kalacak belki de. Değinmeye çalıştığım üzere elbette konu[ğu]m bu kent olacak, ama bir de "neyin nesidir  "düşkünleri" diye  yazıya doladığın" derseniz; bu yazı, enikonu ona yönelmişliğiyle sonlanacak... Sizlerinde düşlerinden pay edinmeye çalışacak bir de. Yaşanmışlarınıza bağlanma gayretiyle. Ve derim ki:

Bu kentin hangi sokağına saparsanız sapın denize varacağını içinde duyumsamanızın sevincinden uzaklaşmaktaysanız...

Oturduğunuz mahallesinin köşesinde haylaz çocuklarca geceleri baskın verilip tavalarında kalan poğaçaları araklanan köhne fırının satıcıları, sabahları kapınızdan geçmeyip "saray"lara yerleşmekteyse...

Dört bekleşmeye durulan ve ansızın sokak aralarında dolaşarak çıkıvermesini umduğunuz başları üstünde tablalarla amcaların, baş üzerinden indirip bir tahta çubuk parçasına dolayıp sattıkları, o tablalarındaki rengarenk macunları artık camekanlı "piramit"lerde satılmaktaysa... Ki onlara alışveriş merkezi diyoruz çok şükür... "Center" demekten iyicedir en azından...

Bir ıhlamura ya da gencecik bir akasyaya hiç ummadığınız anda rastlayıp sizi yaşadığınız mevsimden veya ömrünüzün geçtiği mevsimden haberli kılınışınız, sizi hiç rahat bırakmayan popüler kültürün boş tenekelerinin tangır da tangır bangır bangır duyurmalar yüzünden gözlerinizde rengini yitiriyorsa...

Yorulup yol kenarında soluklanayım isteğinizle yaslandığınız duvarların artık açlıklardan söz edeceği yerde, eğlencenin dibine vuran "insan yavru"larından söz edildiğine dilinizin tutulmacasında şaşakalıyorsanız...

"Şöyle bir gezeyim kenti" dediğinizde gezi sonrası uğramak ve eğleşmek şevkiyle varmayı umduğunuz arkadaşınızın evine ulaşmanız, güvenli olma durumunuzu gerektirecek birçok sorgulamayla ve taramalarla müsaitleştiriliyorsa bol denetimli sitelerde...

Ve kıyısında durup   -içinde uyutulamamış beşik gıcırtısı gibi- "güzel insanları yutuyorsa 'koy'[n]un yansın!" diye bir paradoksu yaşatıyorsa dilinizde kente ilişkin düşkün serzenişiniz, sırt verip de bu kentte...

İşte o zaman siz, bu kentte bir tekke içre, çilenizi tamamlayamamış "Kent Düşkünleri"ndensiniz demektir. Adınızın başında "hamûşân"* yazana dek.  Ya sabır, ya sefer ya da garip olmaya gerekliliği sindirirsiniz içdenizlerinizde...
 
Ha, bu arada şu da var ki; kimi zaman karşılaştığınızda seviniyor musunuz: toz toprak içinde misket oynayan çocuklar görüp de sokak aralarında...

Ya da bu yalnızca beni mutlu ediyordur; ama, o çocukları topaç çevirirken de görmeliyiz bir gün... Tıpkı bir iskemleye kurulu geçmişinizi anımsadığınız çocukluk kırıntılarında olduğu gibi.
         

*Beyaz Zenciler: Yaşadıkları toplumca aykırı kabul elden birkaç arkadaşın yaşadıklarının anlatıldığı romanda, toplumun o gruba taktığı ad...( İngvar Ambjörnsen, Ayrıntı Yay. )

**Hamûşân: Susmuşlar. (Mevlevi inanışındaki bu terim, ruhun bedenden ayrılışını bir ölüm olarak değil; kişinin susma hali olarak kabul etmektedir. Mezarlıklarını bu nedenle bu sözcükle adlandırıp anmışlardır.)