Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna kadar okumaya “hatim” diyoruz. Hatim; kelime olarak tamamlamak, sona erdirmek manalarını taşır. Mümin, Kur’an’ın surelerini ve ayetlerini okuyarak Allah’ın kelâmını hatmeder. Ben de Allah’ın kâinata serpiştirdiği kevnî ayetleri gezerek, görerek, düşünerek, hikmet ve ibret nazarıyla okumaya “Kâinat Hatmi” diyorum. Elbette burada fıkhî anlamda Kur’an hatmine alternatif yeni bir ibadet tarif etmiyorum. Kur’an hatmi kendi anlamı, hükmü ve geleneği içerisinde ayrı bir ibadettir. “Kâinat Hatmi” ise
Kur’an’ın ısrarla teşvik ettiği seyahat, temaşa, tefekkür ve ibret anlayışını ifade etmek üzere kullandığım bir kavramdır. Kur’an, Allah’ın kelâmî ayetlerinden oluşurken; gök, yer, dağlar, denizler, geceler, gündüzler, yıldızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanın bizzat kendisi de Allah’ın kevnî ayetleridir. “Onlara âyetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz...” (Fussilet,53) “Yeryüzünde kesin olarak inananlar için nice âyetler vardır. Kendi nefislerinizde de... Görmüyor musunuz?” (Zâriyât,20-21) Müminin önünde okunması gereken iki büyük alan bulunmaktadır; "Kelâm ve Kâinat". Biri
Allah’ın ne söylediğini, diğeri Allah’ın ne yarattığını gösterir. Biri kelâmının, diğeri kudretinin tecellisidir. Kur’an’ın satırlarını okurken Rabbimizin emirlerini, yasaklarını ve hikmetlerini öğreniriz. Kâinatı okurken O’nun kudretini, sanatını, nizamını ve azametini görürüz. Kâinata bakmak yetmez, okumak da gerekir. Dağ, deniz, gökyüzü, yağmur birer ayettir. Kur’an’ın yeryüzünde seyahate yaptığı vurgu da tam burada anlam kazanmaktadır; “De ki: Yeryüzünde gezin de yaratılışın nasıl başladığına bakın.” (Ankebût,20) Ayette; “gezin ve bakın” buyuruyor. Seyahat tek başına maksat değildir. Seyahat görmeye, görmek düşünmeye, düşünmek ibret almaya, ibret ise insanı hakikate ulaştırmaya vesile olmalıdır. Benim “Kâinat Hatmi” dediğim anlayış tam olarak budur; Seyahat... Temaşa... Tefekkür... İbret...
İnsan seyahat eder. Dağları, ovaları, nehirleri, denizleri, çölleri, ormanları görür. Fakat bunlara yalnızca coğrafî oluşumlar olarak bakmaz. Bir dağın karşısında Allah’ın kudretini düşünür. Denizin kıyısında kendi küçüklüğünü fark eder. Çölde acziyetini hisseder. Bir çiçeğin renginde ilâhî sanatı görür. Gökyüzündeki milyarlarca yıldızın nizamında kâinatın sahipsiz olmadığını düşünür. Bir mezarlığın önünden geçerken dünyanın faniliğini hatırlar. İşte o zaman seyahat, sıradan bir gezinti olmaktan çıkar ve tefekküre dönüşür. Kur’an, “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için ayetler vardır.” (Âl-i İmrân,90) buyurur. Bir sonraki ayette ise bu insanların yaratılış üzerinde düşündükleri ve sonunda şöyle dedikleri bildirilir; “Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın.” (Âl-i İmrân,191)
Her seyahat “Kâinat Hatmi” değildir. İnsan yüz ülke gezebilir fakat kâinatın tek bir ayetini bile okuyamamış olabilir. Binlerce fotoğraf çekebilir fakat gördüklerinden tek bir ibret çıkarmamış olabilir. Dağları aşar, denizleri geçer, şehirleri dolaşır; fakat bütün yolculuğun sonunda başladığı noktadaki insan olarak geri döner. Gezmek başka, görmek başka, okumak daha başkadır. Kur’an bu hakikati çok çarpıcı ifade eder; “Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendileriyle akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Gerçekte gözler kör olmaz; göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac,46) Kâinat gözle görülür ama kalple okunur. Seyahatin sevaba dönüşmesi de burada başlar. Her yolculuğun kendiliğinden ibadet olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Allah’ın yasaklarının çiğnenmediği, zulüm ve haksızlığın bulunmadığı, insanın ilim, tefekkür, ibret ve marifet niyeti taşıdığı bir seyahat; Allah’ın izniyle sevaba vesile olabilir. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ortaya koyduğu temel ölçü açıktır; “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî) Aynı yolculuğu yapan iki insanın kazancı aynı olmayabilir. Birisi yalnızca dinlenir, eğlenir ve döner. Diğeri aynı dağa bakar, aynı denizi görür, aynı tarihî şehri dolaşır; fakat gördüğü her şeyden Allah’ın kudretine ve insan hayatının anlamına dair dersler çıkarır. Birisi coğrafyayı gezer, diğeri kâinatı okur.
Kâinat Hatmi yalnızca tabiatı okumak değildir. Tarihi okumak da bunun içerisindedir. Kur’an defalarca insanı geçmiş milletlerin yaşadığı yerlere bakmaya çağırır; “Yeryüzünde gezin de sizden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakın.” (Rûm,42) Harabe bir yapı yalnızca taş yığını değildir. Bir kale sadece turistik yapı değildir. Eski bir şehir yalnızca fotoğraf çekilecek mekân değildir. Onların hepsi insanlığa bir şeyler anlatmaktadır. Saray, iktidarın geçiciliğini anlatır. Harabe, dünyanın faniliğini anlatır. Mezarlık, ölümü anlatır.
Eski medeniyetlerin kalıntıları ise insana sessizce şunu söyler; “Bir zamanlar biz de sizin gibi buradaydık.” Mekke’yi gezerken Hz. İbrahim’in teslimiyetini, Hira’ya bakarken vahyin “Oku!” emrini, Bedir’de imanın ve teslimiyetin gücünü, Uhud’da itaatin önemini, Medine’de kardeşliği, Kudüs’te peygamberlerin tevhid mücadelesini okuyabiliyorsak; artık yalnızca turistik bir seyahat yapmıyoruz demektir. Semerkant’ta ilmi, Buhara’da hadis geleneğini, İstanbul’da medeniyeti, Endülüs’te yükselişle birlikte çöküşün sebeplerini okuyabiliyorsak tarih de bizim için ayete dönüşmektedir.
Bu sebeple turizmi yalnızca eğlence ve tüketim faaliyeti olarak görmek büyük bir eksikliktir.
Mümin için dünya büyük bir mekteptir. Bugün insanlar seyahatten binlerce fotoğrafla dönüyorlar. Biraz da ibretle dönülmelidir. Gidilen ülkelerden yalnızca hediyelik eşya değil, hikmet de getirilmelidir. Telefonların hafızası doldurulduğu kadar gönlüller ve zihinler de doldurulmalıdır. Seyahat edilen ülke sayısı kadar, öğrenilen hakikatlerin sayısı da önemsenmelidir. İşte bin buna “Kâinat Hatmi” diyorum. Kur’an Hatmi, Allah’ın kelâmî ayetlerini okumaktır. Kâinat Hatmi ise Allah’ın kevnî ayetlerini gezerek, görerek, düşünerek, hikmet ve ibret nazarıyla okumaktır. Biri diğerinin alternatifi değildir. Aksine birbirini tamamlayan iki okumadır. Kur’an bize kâinatı nasıl okuyacağımızı öğretir, kâinat da Kur’an’ın üzerinde düşünmemizi istediği ayetleri gözümüzün önüne serer. Biri satırlara, diğeri; dağlara, denizlere, göklere, tarihe ve insana yazılmıştır. Mümin her ikisinin de okuyucusudur. İkisinin okunması da faziletlidir. Zira; ikisi de kulu Yaratanla buluşturmaktadır.