"Bir sahabe, cuma günü namaza yetişebilmek için aceleyle mescide doğru yürüyordu. Mescide vardığında abdest almak üzere çeşmeye yöneldi. Ayakkabılarını çıkarırken o an duraksadı. Farkında olmadan bir karıncayı ezdiğini fark etti. Bu küçük canı incittiğini görünce derinden sarsıldı.
“Bunun hesabını mahşerde nasıl veririm?” diyerek ağlamaya başladı.
Kalbini kaplayan hüzünle Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in huzuruna geldi ve şöyle dedi:
“Ya Resulallah, namaza yetişmek için koştururken fark etmeden bir karıncayı ezdim. Bunun vebali ağır mıdır?”
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona sordu:
“Bugüne kadar bundan daha ağır bir günah işledin mi?”
Sahabe başını öne eğdi ve ezilerek, kısık sesle cevap verdi:
“Ya Resulallah, ben cahiliye döneminde kızını diri diri gömenlerdenim...”
Efendimiz (s.a.v.):
“Nasıl yaptın, anlat!” buyurdu.
Adam istemese de anlatmaya başladı:
“Cahiliye devrinde kız çocukları utanç sayılırdı. Benim de bir kızım vardı. Annesine, ‘Giydir, onu dayısına götüreceğim.’ dedim. Kadıncağız ne olacağını biliyordu ama engel olamadı. Kızımı kandırarak daha önce kazdığım bir kuyunun yanına götürdüm. Kuyuya bakmasını söyledim. Eğildiği anda onu ittim. Eliyle kenara tutundu, kurtulmaya çalıştı. Bir yandan da, ‘Babacığım, üzerin toz olmuş.’ diyerek elbisemi silmeye çalışıyordu. Ama ben onu toprağa gömdüm.”
Adam gözyaşları içinde anlatırken Peygamberimiz (s.a.v.) ve etrafındakiler de gözyaşlarına hakim olamıyordu. Sahabilerden biri, “Yeter! Resulullah’ı üzüyorsun.” deyince Efendimiz (s.a.v.) ashabına dönerek şöyle dedi:
“Ey ashabım! Siz İslam’dan önce böyleydiniz. Kömür gibiydiniz, İslam’la elmas ve altın oldunuz. Dün kızını diri diri gömen insan, bugün bir karıncanın hesabını sorar hale geldi. İşte benim size getirdiğim İslam dini budur.”
Bu Ramazan’da da sizinle bir kıssa paylaşmak istedim. Kıssadan bir hisse hesabı...
İslam, kelime anlamıyla itaat etmek, bağlanmak, boyun eğmek, bir şeye teslim olmak, esenlik ve barış içinde olmak demektir. Teslimiyeti yaşadığımız, nefsimizle baş başa kaldığımız, kendimize döndüğümüz bu ayda; dünyada olan bunca felaketi görürken İslam dininin kıymetini bir kez daha anlamamız gerekir.
İnsanı diri diri gömüldüğü mezardan çıkaran barış ve esenliğin dini İslam, İslam beldelerinde yozlaştırılmaya çalışılırken Batı’da yeşeriyor. Sonradan Müslüman olan Robert Wilson, Batı’nın İslam’dan korkmasının sebeplerini beş maddede anlatırken bir yandan da İslam’ın nasıl bir düzen ve disiplin içerdiğini, barış ve esenlik dini olduğunu hatırlatıyor. Biraz kısaltarak yer veriyorum:
1. Ekonomik sistem: İslam, Batı kapitalizminin temeline meydan okur. Faiz yok, sömürü yok, sonu gelmez borç döngüleri yok. Adalet, yardımlaşma ve sınırlar üzerine kurulu bir sistem, kar sağlayan endüstrileri tehdit eder...
Alkol ve eğlence: Tüm Batı ekonomileri dikkat dağıtıcı unsurlar üzerine döner. Alkol, gece kulüpleri, kumar, aşırı cinselleştirilmiş medya... Milyar dolarlık endüstriler. İslam, ‘Zihnini koru, aileni koru, onurunu koru.’ der...
Sağlık hizmetleri ve suç: Güçlü İslami değerlere sahip toplumlarda madde bağımlılığı az, şiddet içeren suçlar daha düşük, aile yapıları daha güçlü ve zihinsel dayanıklılık daha yüksektir. İnanç istikrar ürettiğinde, polis teşkilatına ve sağlık hizmetlerine trilyonlar harcayan sistemler başarısız olur.
Kontrolü kaybetmek: İslam, Batı’ya göre insanlara tehlikeli bir şey verir: kimlik. Tüketici kimliği değil, siyasi kimlik değil, gerçek bir kimlik. Temeli gaye, ahlak ve topluma dayanan bir kimlik...
Medya anlatıları: On yıllardır medya, İslam’ı bir ‘kötü adam’ olarak inşa etti. Çünkü korku satar. Korku insanları bölünmüş tutar, korku insanları itaatkar kılar.
Batı İslam’dan korkuyor çünkü o; adil bir ekonomi, disiplinli bir yaşam tarzı, güçlü aileler, bağımsız zihinler ve pazarlamaya ihtiyaç duymayan bir hakikat sunar...””
İşte İslam, insanı elmas ve altın gibi değerli kılan; hayatına düzen, disiplin ve huzur katan bir inanç sistemine sahiptir.
Rabb’im, kıymetini bilmeyi ve hakkıyla yaşayabilmeyi nasip etsin."