HİDAYET KARARMASI...

Sami Kesmen

İnsan, gözleriyle bakar, fakat hakikati kalbiyle görür. Göz; şekilleri seçer, kalp ise; mânâyı okur. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerîm, "Gözler kör olmaz; asıl göğüslerdeki kalpler kör olur." (Hac,46) buyurarak insanın en büyük felaketinin bedenî değil, manevî körlük olduğunu haber verir. İşte bu hâlin adı hidayet kararmasıdır. Hidayet kararması; gerçekleri görememek, gördüğünü mutlak gerçek zannetmek, doğru ile yanlışı ayıran ilâhî ölçüleri kaybetmek ve hayatı yalnızca nefsin arzularına göre okumaya başlamaktır.

İnsan; çoğu zaman yanlış yaptığını da fark etmez. Çünkü kararan kalp; hakikati yansıtan berrak bir ayna olmaktan çıkar, is tutmuş bir cama dönüşür. O camdan bakıldığında her şey bozuk görünür. Eğri doğru, doğru eğri, adalet baskı, zulüm hak, iffet çağ dışılık, hayâ zayıflık, menfaat ise hayatın tek gerçeği gibi algılanır. Bu kararma bir anda meydana gelmez. Tıpkı demirin pas tutması gibi kalp de yavaş yavaş kararır.

Küçümsenen her günah, ertelenen her tevbe, ihmal edilen her namaz, bastırılan her vicdan sesi ve nefsin hoşuna gittiği için savunulan her yanlış; kalbin üzerine yeni bir perde çeker. İnsan önce rahatsız olur, sonra alışır, en sonunda da o karanlığı normal kabul etmeye başlar. Artık kötülükten değil, iyilikten rahatsız olur.

Peygamber Efendimiz (sav), işlenen her günahın kalpte siyah bir nokta oluşturduğunu, tevbe edilmezse bu noktaların bütün kalbi kaplayacağını haber vermektedir. Hidayet kararması; o siyah noktaların kalbin nurunu örtmesidir. Kalbin nuru sönünce akıl da hakikatin hizmetkârı olmaktan çıkar, nefsin avukatı hâline gelir. Artık akıl doğruyu bulmak için değil, yapılan yanlışı haklı göstermek için çalışır. En tehlikeli sapma da budur.

Hidayet kararmasının en acı tarafı, insanın hasta olduğunu fark etmemesidir. Karanlıkta yıllarca yaşayan bir insanın ışığı aramayı unutması gibi, kalbi kararan kimse de hidayete ihtiyaç duymadığını zannetmeye başlar. Kendisini sürekli haklı, başkalarını sürekli yanlış görür. Nasihati hakaret, ikazı düşmanlık, hakkı ise tehdit olarak algılar. Böylece hakikatten uzaklaştıkça kendisini hakikate daha yakın sanır. İşte şeytanın en büyük başarısı da budur.

Bugün yaşanılan birçok ailevi, ahlâkî ve toplumsal krizin temelinde ekonomik yetersizlikten önce manevî yetersizlik vardır. Bilgi çoğalmış, hikmet azalmıştır. İletişim kolaylaşmış, gönüller uzaklaşmıştır. İnsanlık teknolojiyle göklere yükselmiş; fakat merhamet, adalet ve vicdan yere düşmüştür. Bilgi; hidayetle buluşmadığında kibir üretir, güç; ahlâkla birleşmediğinde zulme dönüşür.

Müminin en büyük sermayesi; kendisini her gün Kur'ân'ın aynasında muhasebe edebilmesidir. "Ben" diyen değil, "Rabbim beni doğru yoldan ayırma." diye dua eden emniyettedir. Hidayet; bir defa kazanılıp ömür boyu garanti altına alınmış bir belge değil, her gün korunması gereken ilâhî bir nimettir. Bu sebeple namazlarımızın her rekâtında defalarca, "Bizi dosdoğru yola ilet." diye dua edilir.

Hidayet isteyen; hidayetini korumak isteyen insandır. Allah'ın göstermediği yolu hiçbir göz göremez, Allah'ın aydınlatmadığı kalbi hiçbir bilgi kurtaramaz. Hidayet, yalnızca doğruyu bilmek değil; doğruyu sevmek, doğruya teslim olmak ve doğruyla yaşayabilmektir. Kalbi aydınlık olanın yolu da aydınlıktır. Kalbi kararanın ise gözü açık olsa bile istikameti karanlıktır.

Esas olan; görmek değil, hakikati görebilmektir. Asıl felaket; kör olmak değil, kalbin hakikate kapanmasıdır. Kalbin hakikate kapanması; kulakları duymaz gözleri görmez aklı çalışmaz yapar. Bu durum; "Hidayet Kararması"dır.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.