HANGİSİNE İNANACAĞIZ?

Adnan Bahadır

Toplum olarak öyle enteresan bir noktaya geldik ki anlatamam. İslam'ı ve Kur'an'ı anlama noktasında iki farklı grupla karşı karşıya gelmiş durumdayız. Bir yanda tasavvufu kullanmak suretiyle insanlara kendi kafalarına göre uydurdukları dini anlatan şarlatanlar, diğer yanda akademik kariyerlerini kullanarak Ehl-i Sünnet ulemasının bin beş yüz yıldır ortaya koyduğu din anlayışını ortadan kaldırmak için her türlü hezeyanı işleyip haddini aşan söylemlerle insanların dini duygularıyla oynayan akademisyenler veya mektepli takımı. Toplum bu iki kesim arasında öyle bocalamalar yaşıyor ki anlatmak mümkün değil. Tasavvuf, her zaman saygı duyduğum bir kurumdur. İnsanların nefis terbiyelerinde ve manevi terakkilerinde yol almalarına vesile olan tasavvufun geldiği nokta maalesef içler acısı bir durumda. Merhum babam 1971 yılında Samsun'a geldi, ailesini de bir yıl sonra, 1972 yılında Samsun'a aldı. İlkokul üçüncü sınıfta Mustafa Kemal İlkokulu'na kaydoldum, oradan mezun oldum. Daha sonra İmam Hatip Lisesi'nin ilk beş yılını burada okudum, son iki yılını Trabzon'da okuyup mezun oldum. Erzurum İlahiyat'ta bir yıl okuduktan sonra Anadolu Üniversitesi'ne geçip oradan diploma aldım.

Bu süreçte merhum babam Süleyman Efendi cemaatiyle tanıştı, o vesileyle ben de bir müddet o cemaatin kurslarında okudum, sohbetlerine katıldım, cuma geceleri yapılan hatme-i haceganlarına katıldım. Amma ilk halkaya beni almadılar. Dönemin Samsun imamı olan Hüseyin Kumaş Hoca'ya, "Hocam, beni neden hatme halkasına almıyorsunuz?" diye sorunca, "Sen imam hatiplisin, olmaz." deyince, "Hocam, bizim bitişik sınıftaki falanca arkadaş da imam hatipli. Onu halkaya alıyorsunuz da beni neden almıyorsunuz?" deyince, "Yok, o ticaret lisesinde okuyor." dedi. Oysaki o arkadaş bizim bitişik sınıftaydı. Bu olay beni derinden sarstı. Daha sonra Kemal Kacar Ağabey Ankara yolundaki kursa gelecek dediler. Bir ağustos ayında öğlen 12'den akşam 19'a kadar güneşin altında bekledik. Geldi, namazı o kıldırdı. Namaza başlamadan, "Saflarınızı seyrek yapın, terlisiniz." deyince, namazdan sonra yanına gidip, "Hocam, benim bildiğim Efendimiz, 'Saflarınızı sık yapınız ki aranıza şeytan girmesin.' buyurmakta." deyince, "Sen imam hatipli misin?" dedi. "Evet." dedim. Oradaki mensuplarına, "Bu çocukla ilgilenin." deyip beni başından savdı. Daha sonra cemaat mensuplarının hatalarını gördükçe cemaatten uzaklaştım ve babama, "Benim bu cemaatle işim olmaz baba." dedim. Sağ olsun, "Senin olmazsa benim de olmaz." deyip ayrıldık cemaatten. Daha sonraki süreçte cemaat sürekli babamdan yardım talep etti, babam da zaman zaman kırmadı, onlara yardım etti. Ancak toplanan zekâtların bazı iş adamlarına verilip ticarette kullanıldığını öğrenince onu da kestik. Merhum Resül Odabaş amca ömrünü o cemaate adamış bir insan olmasına rağmen yaptıkları bazı hatalara itiraz edince cemaatten kovdular onu. Süleyman Efendi cemaatinin geldiği noktayı basından okuyorsunuz, detayına girmeye gerek görmüyorum. Ancak şunu açık ve net belirtmek isterim ki ülkemizdeki tarikatların ve cemaatlerin geldiği nokta içler acısı bir durumda. Devlet mutlak surette tamamına el atmalı. Şu cemaat bizi destekliyor, bu cemaat bize karşı mantığı ile değil, yanlış yapan hangi cemaat olursa olsun mutlaka gereği yapılmalı.

Tarikatların son kuşak yöneticileri çok sorunlu, tamamına yakını rant peşine düşmüş, kardeş kardeşin düşmanı olmuş. Müritlerine Allah rızası, ahiret, nefisle mücadele edin diyen şeyhler, dediklerinin tam aksini yapıp mal paylaşımı derdine düşmüşler. Kimisi şeyhin ölümünün ardından yeni şeyh tespit işine girmiş, kafasına göre kendi yörüngesinde olacak zavallı insanları şeyh ilan edip müritleri onların peşine çekmek ve oradan nemalanmak derdinde. Kimileri zavallı sofilerin inşaatlarda çalışarak, hamallık yaparak kazandıkları üç beş kuruştan yardım ederek vakıflara verilen paralarla elde edilen mülklere konma derdinde. Kimisi babadan oğula şeyhlik ve post derdinde. Sizin anlayacağınız, binbir çileyle ve fedakârlıkla kurulan cemaatlerin son temsilcileri tamamen nefis ve hevalarının peşine düşüp zavallı mensuplarını da kendi peşlerine sürüklemekten vicdan azabı duymayan, onları kavga ettirecek kadar nefislerine yenik düşmüşlerdir. Ama sorun onlarda değil, onların peşinden giden zavallılarda. Çok enteresandır, seksenli yıllarda Fatih Sultan Mehmet Caddesi'nin ara sokağında tesisat dükkânıyla işe başlayıp daha sonra müteahhitliğe başlayan bir arkadaş, ömrü hayatında en ufak bir İslami ilim almamış, elifi görse mertek sanır misali cahil olmasına rağmen, bir şeyhin ölmesiyle postuna oturmuş diye duydum. Doğruysa vay geldi bu dinin haline, yazık günah. Bu cahiller bunu yaparken yıllarca mektep medrese okumuş, akademik unvanlar almış mektepliler ne yapıyor derseniz, onlar daha fenasını yapıyor. Yok efendim Miraç hadisesi yoktur diyeninden tutun da "Kur'an yokken hayat da vardı, hakikat da vardı, hayat Kur'an'dan büyüktür." diyen sapıklarına, "Cennet arıyorsanız Giresun'a gidin, işte size cennet." diyen manyaklarından, "Kadınlar özel günlerinde namaz da kılabilir, oruç da tutabilir." diyen arkadaşlarımıza kadar, kendilerini büyük İslam uleması gören, isimlerinin önlerinde akademik unvanlar olan insanların yaptığı tahribat karşısında sade Müslüman kime inanacağını bilemez bir hal almış. Bunların hesabını Allah muhataplarına soracağı muhakkaktır. Ancak onlara inananlar da sorumluluktan kurtulmayacaklarını unutmasınlar diyerek sözlerime son veriyorum. Kalın sağlıcakla.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.