İnsan, darda kaldığında tutunacak bir el arar. Aç kaldığında bir lokmayı, düştüğünde bir omzu, karanlıkta kaldığında bir ışığı unutmaz sanılır. Oysa hayatın en acı gerçeklerinden biri şudur; insan, çoğu zaman kendisini ayağa kaldıranı değil, düştüğü günleri unutmak ister. Çünkü yardım eden kişi, onun zayıf zamanlarının şahididir. İnsan ise zayıflığını hatırlatan aynaları sevmez. Bu yüzden, nice insan vardır ki; yoklukta kapısını çaldığı kişiyi, varlıkta tanımaz hâle gelir. Muhtaçken elini tuttuğu insanı, güç kazandığında yük gibi görmeye başlar. Çünkü insanın nefsi; rahatlayınca geçmişini inkâr etmeye meyillidir. Fakirliği unutmak ister, düşkünlüğü unutmak ister, ağladığı geceleri unutmak ister, bazen o günlerin şahidi olan insanları da hayatından çıkararak kendisini “yeniden doğmuş” sanır.
Bu tecrübeleri ifade eden atalarımız; “Körün gözü açıldığında ilk kırdığı şey bastonudur.”demişlerdir. Baston; güçsüz kişinin düşmesini engelleyen, yolunu bulmasını sağlayan, çukura düşmesini önleyen destektir. Ama gözü açıldığında, artık bastonu kendisine yük gibi gelir. Çünkü baston, onun kör olduğu günlerin hatırasıdır. İnsan da böyledir. Yükselince; kendisini taşıyan omuzları unutabilir. Hatta bazen o omuzlara tepeden bakabilir. Bu yüzden yapılan iyiliğin karşılığında teşekkür beklemek bile insanı yorar. Çünkü teşekkür beklentisi, iyiliği alışverişe dönüştürür. Gerçek iyilik; Allah için yapılan ve karşılığı yalnız O’ndan beklenen iyiliktir. İnsanlardan vefa beklemek çoğu zaman kalbi kırar. Çünkü insanların çoğu, nimetin kıymetini değil; nimete ulaştıktan sonraki rahatını düşünür. Kur’an’ın en dikkat çekici insan tahlillerinden biri budur.
İnsan; sıkıntıdayken yalvarır, rahata kavuşunca yüz çevirir. Fırtınada Allah’a yönelir, sahile çıkınca kendisini kurtaranı unutur. Hatta bazen; en çok nankörlüğü, en çok iyilik gördüğü kişilere yapar. Çünkü iyilik gören kişi, içinde bir eziklik hissedebilir. Nefis, o borç hissinden kurtulmak için iyilik yapanı küçültmeye çalışır. Bazı insanlar; düşman olduğu için değil, minnet duymamak için uzaklaşırlar. Çünkü diğerinin varlığı, onun muhtaç günlerinin sessiz şahididir.
Hayatta en ağır kırgınlıklar da buradan doğar. İnsan; kötülük gördüğünden değil, iyilik yaptığı kişiden darbe yiyince yorulur. Çünkü kötünün kötülüğü şaşırtmaz ama iyilik yapılan kişinin vefasızlığı insanın içine dokunur. “Ben bunun için mi emek verdim?” sorusu, insanın içini kemiren bir sızı olur. Fakat burada asıl mesele, iyilik; insan kazanmak için mi, Allah rızası için mi yapılır sorusunun cevabıdır ? Eğer insan için yapıldıysa, karşılık beklenir. Alkış beklenir, sadakat beklenir, minnet beklenir. Beklenen olmayınca da öfke doğar. Ama Allah için yapılan iyilikte hesap yoktur. Veren el, verdiğini unutur. Çünkü bilir ki; insan değişir, makam değişir, şartlar değişir ama Allah’ın katındaki kayıt silinmez.
Bazı insanlar vardır; dara düştüğünde “canım kardeşim” diye çağırır. Ayağa kalkınca ise tanımamaya başlar. Çünkü ihtiyaç samimiyeti ile rahatlığın kibri aynı şey değildir. Muhtaçlık insanı yumuşatır, güç ise bazen sertleştirir. İmtihan yalnız fakirlikle olmaz. Asıl imtihan; bazen güçle, makamla, parayla olur. İnsan paraya kavuşunca değil; karakteri ortaya çıkınca değişmiş olur. Bu yüzden hayat, insana şunu öğretir: İyilik yap ama iyiliğini putlaştırma. Destek ol, ama karşılığında sadakat yemini bekleme. Elinden tut, ama sonsuza kadar bırakmayacağını zannetme. Çünkü bazı insanlar, kıyıya çıkınca kayığı tekmeler, bazıları ise çıktığı merdiveni iter. Oysa asil insan; yükseldiğinde kendisini taşıyan eli unutmayan insandır. Vefa; insanlığın en pahalı ama en az bulunan değerlerinden biridir.
Unutulmamalıdır ki; bastonunu kıran kör, bir gün yeniden karanlıkta kalabilir. Çünkü hayat, kimseyi sürekli aynı makamda bırakmaz. Bugün yardım alan, yarın yardım eden olabilir. Bugün güçlü görünen, yarın yeniden bastona muhtaç kalabilir. İnsan bazen gözünü kaybedince değil; gönlünü kaybedince kör olur.