İnsan, tek başına bir varlık değildir. Doğar, büyür, yaşar ama bütün bunları bir aidiyet içinde gerçekleştirir. Ait olduğu bir aile, bir toplum, bir millet ve inananlar için daha geniş bir daire olarak bir ümmet vardır. Bu halkalar, insanın kimliğini inşa eden temel unsurlardır. Fakat bugün en büyük problemlerimizden biri, bu aidiyetlerin ya karıştırılması ya da birbirine karşı konumlandırılmasıdır. Oysa ümmet ve millet bilinci; çatışan değil, tamamlayan iki hakikattir. Farklılıklar ayrıcalık değil zenginliktir. Hucurat Suresinde Yüce Allah, birbirlerini tanısınlar diye insanların gruplar/milletler olarak yaratıldığını bildirmiştir.
Ümmet; iman eksenli bir birliktir. Rengi, dili, coğrafyası farklı olsa da aynı kıbleye yönelenlerin oluşturduğu büyük bir kardeşlik halkasıdır. Bir Müslüman için ümmet bilinci; sadece bir duygu değil, bir sorumluluktur. Dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslüman acı çekiyorsa, bu acıdan habersiz yaşamak, ümmet bilincinin zayıfladığını gösterir. Çünkü ümmet olmak; aynı secdede buluşmak kadar, aynı derdi paylaşabilmektir. Dünyadaki tüm müslümünların derdi her Müslümanın derdidir. Ümmet bilincinde, Mü'minler bir vücudun organları gibidir, birisinde rahatsızlık varsa diğerleri de bu rahatsızlıktan etkilenir. Ümmet bilincinde; birisi herkes için, herkes birisi içindir.
Millet; tarih, kültür, dil ve coğrafya ekseninde şekillenen bir kimliktir. İnsan, doğduğu toprağın izlerini taşır. O toprağın diliyle düşünür, kültürüyle yoğrulur, tarihiyle şekillenir. Bu yüzden millet bilinci; insanın köküdür. Kökü olmayan bir ağacın ayakta durması mümkün olmadığı gibi, millet bilinci zayıf olan toplumların da uzun vadede varlıklarını koruması zordur. Millet aidiyeti güçlü olmanın sigortasıdır kaynağı ve dayanağıdır. Bu güç; yok etmenin değil, var etmenin kuvvetidir. Gü lü olmak diğerini ezmek için değil, elinden tutup kaldırmak için kullanılır. Güçlü olmak; abi olmak, hâmi olmaktır. Aynı kandan olan,aynı candan gelen, aynı vatanı paylaşan, aynı kültür kodlarına sahip toplumlar milletttir. Millet birliği ve bilinci olan toplumlar güçlüdür. Milletimiz, bu nedenle kendi içinde güçlüdür. Dışa dönük olarak da tek yumruktur.
Ümmeti savunurken milleti küçümsemek ya da milleti yüceltirken ümmeti yok saymak; büyük bir sorundur. Bu iki bilinç; birbirinin alternatifi değildir. Ümmet; büyük dairedir, millet ise; o dairenin içindeki somut halkadır. Birini ihmal etmek, diğerini de zayıflatır. Milletini sevmeyen; ümmete katkı sunamaz, ümmet bilincinden kopan ise; milletini dar bir kalıba hapseder.
Tarihimiz bu dengeyi kurabildiğimiz dönemlerde yükselişler yaşamıştır. Osmanlı bunun en somut örneklerinden biridir. Farklı milletleri bünyesinde barındırırken ümmet şuurunu kaybetmemiş, ümmet bilincini yaşatırken de her milletin kimliğini korumasına imkân tanımıştır. Bu denge bozulduğunda ise çözülmeler başlamıştır. Mesele sadece birlik kurmak değil, o birliği doğru zeminde inşa etmek gerekir. Millet birlikleri, ümmet zemininde inşa edilirse, dünya gücüne dönüşür.
Bugün modern dünyada insan, bireyselliğin cazibesine kapılmıştır. “Ben” duygusu, “biz” duygusunun önüne geçmektedir. Oysa ki sahip olduğumuz ümmet ve millet bilinci; “biz” demeyi öğretmektedir. Bu bilinç; insanı yalnızlıktan kurtarır, sorumluluk yükler ve anlam kazandırır. Kendini sadece birey olarak gören insan; çıkarlarını merkeze alır ama ümmet ve millet bilincine sahip olan insan; değerleriyle çalışır. Ümmet bilinci; merhameti büyütür. Millet bilinci; sorumluluğu derinleştirir. Ümmet; sınırları aşan bir kardeşliktir. Millet; sınırlar içinde düzeni sağlayan bir yapıdır. Birinde duygu ağır basar, diğerinde düzen vardır. Biri kalbi besler, diğeri hayatı şekillendirir. Bu yüzden bu iki bilinç birlikte var olduğunda; insan hem ruhen hem toplumsal olarak dengeli bir kimliğe kavuşur.
Toplumu, sadece millet anlayışıyla sınırlandırmak; o toplumun ufkunu daraltır. Eğer ümmet, soyut bir hayal olarak görülürse; aidiyet köklerini kaybeder. Doğru olan; kökleri sağlam, ufku geniş bir bilinçtir. Ümmet ve millet bilinci; bir tercih değil, bir denge meselesidir. Bu dengeyi kurabilen toplumlar güçlü olur, kuramayanlar savrulur. Çünkü insan, hem ait olduğu toprağın çocuğudur hem de inandığı değerlerin temsilcisidir. Gerçek kimlik; bu iki hakikatin uyum içinde yaşanmasıyla ortaya çıkar ancak.