GELİNEN NOKTA İÇLER ACISI

Adnan Bahadır

Bugün son kırk yıllık süreçte Tasavvufla ilgili bizatihi yaşadığım veya şahit olduğum bazı olayları ve gelinen içler acısı noktayı yazacağım. 1970 li yılların ortalarından itibaren yaklaşık 40 yıldan fazla bir zamandır ülkemizdeki siyasi, islami ve tasavvufi konulara duyduğum ilgiden dolayı olayların ve konuların muhataplarıyla ilgili bazı gerçekleri siz değerli okurlarımla paylaşacağım. 1973 yılında İmam Hatip lisesine kaydolduktan sonra merhum babamın yakın bir dostu vesilesiyle Süleyman efendi Cemaatini tanıma fırsatım olmuştu, hem Kadıköyde bulunan İrfaniye Kursunda hem de Ankara yolu üzerindeki kurslarında bir müddet öğrenci olma fırsatım olmuştu. İmam Hatip Lisesinde okumama rağmen kurban Bayramlarında okuluma değil Süleymacılara deri toplamaktan da geri kalmıyordum, hatta bir defasında deri almaya gittiğim bir yerde okuldan bir öğretmenimle karşılaştım, deriyi öğretmenime verdirmeyip ben almıştım. Öğretmenin bu işten hayli canı sıkılmıştı, beni çağırıp konuşunca ona Süleymancıları savunmaktan da geri kalmamıştım, Aradan belli bir zaman geçip İslamı öğrenmeye başlayınca Süleymancıların yaptıklarıyla İslami kuralların uyuşmadığını görmeye  başladım.

 

   İlk manevi sarsıntımı o zamanlar Adalet Partisinden Milletvekili olan Kemal Kacar Samsun’a geldiğinde yaşamıştım, öğlen saat 12 den yatsı namazına dek Ankara yolundaki İrfaniye Kuran Kursunun önünde Kemal Kacar’ın gelişini bekledik. Kemal Kacar gelip yatsı namazını kıldırmak için imam olunca cemaate “ Saflarınızı rahat ve aranızda açıklık olacak şekilde yapın” diyince beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Namaz sonrası sohbete başlayınca yanına yanaşıp “ Efendim namaza başlarken saflarınızı rahat ve aranızda açıklık olacak şekilde yapın buyurursunuz, ben tam tersini biliyom, Efendimiz Saflarınızı sık yapın aranıza şeytan girmesin” buyurduğunu duydum, bu konuda ne buyurmaktasınız diye sorunca merhum “ Bu genç İmam Hatipli mi?” diye sordu ve evet cevabını alınca ilgilenin bununla deyip beni yanından uzaklaştırmıştı. Ardından her Cuma akşamı Reşadiye Kursuna gidip Hatme hacegan yapardık ama ben hatme halkasının ikinci safına konulurdum, benimle aynı okulda okuyan bitişik sınıftaki bir arkadaşım (şimdi Avukat) ise ilk halkaya alınınca Hüseyin Kumaş Hocaya “ Hocam beni neden halkanıza almıyorsunuz diye sorunca sen İmam Hatiplisin de ondan deyince ama hocam bizim bitişik sınıftaki falancayı halkaya alıyorsunuz ya deyince hayır o İmam Hatipli değil, düz lisede okuyor demişti. Bu olay da ikinci olay olmuştu, üçüncü olay ise bir hoca efendinin evini taşıma işi merhum babacığımın ford Transit kamyoneti ile yapılırken hoca efendinin eşinin giyinişini görünce merhum babama bu Cemaat benim okuduğum, bildiğim İslamla uzaktan yakından ilgili değil deyip babamla birlikte Cemaati terke etmiştik.

 

   Ardından İmam Hatip Lisesinin son iki yılını okumak üzere Trabzon İmam Hatip lisesine gidince orada Hadis dersimize giren merhum Baki Bektaş hocanın tavsiyesi ile Kadiri Tarikatının bir toplantısına katıldım, toplantıyı idare eden Haydar Baş idi, zikir cerhi dediğimiz sesli bir zikirdi, zikirden sonra ufak bir sohbet etti ve dağıldık. Daha sonra Haydar Başın kurduğu İcmal dergisi, Baş tencereleri ve bir çok ticari faaliyetini yapmak üzere müritlerinden topladığı paraları görünce bir hayli canım sıkılmıştı, bizzat bir arkadaşımın eşinin kolundaki bilezikleri alıp nasıl mağdur ettiğini görmüştüm, daha sonra Haydar Başın beş tane eşi olduğunu, son eşinin bir cemaat mensubunun kızı olduğunu öğrenince o cemaate mensup bir arkadaşımla ciddi bir tartışma yaptıktan sonra onlardan uzaklaştım. Haydar Başın Cemaat lideri, manevi şahsiyet değil nefsinin esiri olmuş, insanları maneviyat adı altında  perişan eden bir kişi olduğunu görme imkanım olmuştu, daha sonra bazı  tarikatlara da girdim ama onları burada telaffuz etmek istemiyorum.

 

   Bu yaşadıklarım bana ülkemizde Cemaatlerin ciddi yozlaşmaya uğradığını, başlarında bulunanların büyük bir kısmının nefsinin esiri olmuş, zevkü sefaya dalmış, müslümanların manevi boşluklarından yararlanarak onları her türlü sömürdüklerini gördüm. Oysa ki Tasavvufun ilk neşv ü nemâ bulduğu yer Peygamber Efendimizin Ashabı suffesi olan ve onun koruması altında olan sahabe-i kiramın gündüz ilimle, gece de nafile ibadetle geçirdikleri dünya malı ile, parayla, pulla en ufak işleri olmayan mübarek insanlar tarafından başlanmış bir manevi yoldu.

 

   Şimdiki şeylerin bir kısmı Audı A6 marka araç biniyor, bir kısmı Q7 biniyor, bir kısmı Mercedesin zırhlısını biniyor, bir kısmı ise Hatunlarla, müritlere devre mülkler satmakla Şeyhlik yapmaktalar. Hiç sevmediğim Ayetullah Humeyni bile bunlardan çok daha manevi kimliğe sahip olduğuna inanıyorum, adam İran İslam Devrimini yaptıktan sonra Meşhed kentinde altında sedir bir odada yerde oturarak hayatını tamamladı. Bizim Şeyler, Efendiler, Mürşidi Kamiller ise yazlıktan kışlığa, lüks araçlardan doyumsuz dünya mallarına varıncaya dek her şeyleri var maşallah. İşin en kötüsü de nedir bilir misiniz? Bunların yaptığı hataları Devlet uzun bir müddet görmez, bunlar toplumun bir kesimini ifsat ederler, ne zamanki siyasi iktidarın işine gelmeyen söylemlerde bulunmaya başlayacak güce gelip iktidara çatarlar anında gereği yapılır. Oysa ki Devlet vatandaşının mal, can, namus güvenliğinden sorumludur bu tür sahtekarları tespit ettiği an işlerini bitirmek zorundadır. Gelinen nokta malesef içler acısı neredeyse ülke olmuş Şeyhler, Dervişler ve mevzuplar ülkesi, ipini koparan şeyh olmuş, peşinde de yüzlerce müritle dolaşmakta, bu işe bir an önce dur denilmez ise Osmanlının son dönemindeki rezaletler yeniden yaşanacağından en ufak bir şüphem yok. Bu konuda şimdilik söyleyeceklerim bu kadar ilerleyen günlerde devam etmek üzere kalın sağlıcakla

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (14)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.