İnsan hafızası bir arşiv değildir. Daha çok eski fotoğrafların renklerini güneşte solduran bir ressam gibidir. Zaman geçtikçe ayrıntılar silinir, acılar köşelerini kaybeder, geriye yalnızca güzel görünen bir tablo kalır. Sonra bir gün dönüp o tabloya bakarız ve kendi kendimize söyleriz:
“Eskiden ne mutluyduk.”
Belki de değildik.
Geçmiş, her zaman mutlu olduğunu söyleyen bir yalancıdır. Çünkü bize yağmurun altında üşüdüğümüz günü değil, yağmurdan sonra açan gökkuşağını anlatır. O gün çektiğimiz sıkıntıyı değil, sonunda elde ettiğimiz başarıyı hatırlatır. Bekleyişi unutturur, kavuşmayı büyütür.
İnsan bugün mutsuzsa, dününü olduğundan daha güzel görmeye başlar. Çocukluğu özler ama çocukken büyümek için ne kadar sabırsız olduğunu unutmuştur. Okul yıllarını özler ama sınav gecelerini hatırlamaz. Eski sevgiliyi özler ama ayrılığa götüren sebepleri hafızasından sessizce silmiştir.
Belki de bu yüzden “eski günler” hiçbir zaman geri gelmez. Çünkü özlediğimiz şey geçmiş değildir; hafızamızın yeniden yazdığı hikâyedir.
Bugün de bir gün geçmiş olacak. Yıllar sonra bu günü de “keşke geri dönebilsem” diyerek anacağız. Oysa bugün bile söyleniyoruz. Trafikten, işten, yorgunluktan, sıcaktan, hayattan… Demek ki sorun günlerde değil; onlara baktığımız mesafede.
Zaman, acının sesini kısıyor. Yaralar tamamen kapanmasa da sızısı azalıyor. Hafıza da o sessizlikten faydalanıp eksik kalan yerleri umutla dolduruyor. Böylece geçmiş, hiç söylemediği cümleleri söylemiş gibi davranıyor.
Belki de bu yüzden geleceği sürekli erteleyen insanlar vardır. Çünkü zihinleri çoktan geriye taşınmıştır. Sürekli dikiz aynasına bakan bir sürücü gibi yaşarlar. Oysa dikiz aynası yolu görmek için değil, geride kalanı kontrol etmek içindir.
Hayat ileri doğru yaşanır. Bunu değiştirebilecek hiçbir özlem yok.
Geçmişe ara sıra uğramakta sakınca yoktur. Ama oraya taşınmaya kalkarsanız, bugünün kapısını kilitlemiş olursunuz.
Belki de geçmiş gerçekten yalancıdır.
Ama ondan daha büyük yalan, mutluluğun hep geride kaldığını sanmaktır.