FITRAT DİNİ – İNSAN YAŞAMI...

Sami Kesmen

İslâm, hayatın her alanına müdahil olan ilahî sistemin adıdır. İslâm'ı yalnızca namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetlerden ibaret göstermek; ya İslâm'ın mahiyetini yeterince bilmemekten ya da onun evrensel ve kuşatıcı özelliğini daraltma gayretinden kaynaklanmaktadır. Çünkü İslâm, sadece insanın Allah ile ilişkisini düzenleyen bir inanç sistemi değil; insanın insanla, toplumla, tabiatla ve bütün varlık âlemiyle ilişkilerine ölçü getiren ilahî bir hayat nizamıdır. İslâm'ın muhatabı insan, hedefi insanlığın huzuru, temel ilkesi adalet, özü ise tevhid ve merhamettir.

İnsan, yalnızca bedenden ibaret olmadığı gibi, yalnızca ruhtan da ibaret değildir. Onun aklı, vicdanı, iradesi, duyguları, ihtiyaçları, hakları ve sorumlulukları vardır. İslâm, insanı bütün bu özellikleriyle ele alır. İslâm, camide ibadet, ailede muhabbet, ticarette dürüstlük, mahkemede adalet, yönetimde liyakat, komşulukta hukuk, toplumda dayanışma, tabiatta denge ve bütün ilişkilerde ahlâktır. Bir insanın namaz kılması ibadet olduğu gibi, ticaretinde dürüst davranması da dinî bir sorumluluktur. Oruç tutmak kulluk görevi olduğu gibi, açın hâlinden anlamak da kulluğun ahlâkî sonucudur. Hacca gitmek ibadet olduğu gibi, insanların hakkına riayet etmek de imanın hayata yansımasıdır. İslâm, ibadet ile ahlâkı, inanç ile davranışı, dünya ile ahireti birbirinden koparmaz. Günümüzdeki din anlayışının önemli sorunlarından biri, İslâm'ın ibadetlerle sınırlandırılmasıdır. Namaz kılan fakat kul hakkı yiyen, oruç tutan fakat yalan söyleyen, hacca giden fakat insanlara zulmeden, dinî söylemleri dilinden düşürmeyen fakat adaletten uzaklaşan insanların oluşturduğu çelişki; İslâm'ın değil, yanlış dindarlık anlayışının problemidir. Çünkü ibadetin amacı yalnızca şekil ve hareketleri yerine getirmek değildir. İbadet, insanın ahlâkını güzelleştirmeli, vicdanını diri tutmalı ve davranışlarını disipline etmelidir. Kur'anda, "Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar." (Ankebût,45) buyurularak ibadet ile ahlâk arasındaki ilişkiye dikkat çekilmektedir.

İslâm'ın hayatı kuşatması, yalnızca bireysel davranışları düzenlemesiyle sınırlı değildir. Ailenin korunması, neslin sağlıklı yetiştirilmesi, yetimin gözetilmesi, yoksulun desteklenmesi, emeğin karşılığının verilmesi, servetin adaletle kazanılması, kamu malının korunması ve toplumsal güvenin sağlanması da İslâm'ın temel hassasiyetleri arasındadır. Kur'an'ın adaleti, iyiliği ve yakınlara yardım etmeyi emretmesi; kötülüğü, haksızlığı ve azgınlığı yasaklaması (Nahl,90), bu geniş sorumluluk alanının en açık ifadelerindendir. İslâm, yalnızca iyi bir insan olmayı değil, iyi insanların oluşturduğu adaletli bir toplumun kurulmasını da hedeflemektedir. İslâm'ın fıtrat dini olması, insanın sınırsız arzularına teslim olması anlamına gelmez. İnsan yaratılışında iyiliğe yönelme kabiliyeti taşıdığı gibi, kötülüğe sapma ihtimali de taşımaktadır. Akıl ve irade, insanın sorumluluğunun temelidir. Din ise bu sorumluluğun doğru kullanılmasına rehberlik eder. Her istediğini yapmak özgürlük olmadığı gibi, her arzusunu gerçekleştirmek de mutluluk değildir. Gerçek özgürlük, insanın nefsinin esiri olmadan yaşayabilmesidir. Gerçek huzur ise vicdanıyla çatışmadan, başkalarının hakkını çiğnemeden ve yaratılış gayesini unutmadan hayatını sürdürebilmesidir.

İslâm'ın merhamet anlayışı yalnızca insanlarla sınırlı değildir. Hayvanlara eziyet edilmemesi, canlıların korunması, suyun israf edilmemesi, çevrenin kirletilmemesi ve tabiatın dengesinin bozulmaması da dinî sorumluluklar arasındadır. Bir hayvana merhamet göstermekle bir insana yardım etmek, farklı alanlarda ortaya çıkan aynı ahlâkî duyarlılığın tezahürleridir. Peygamber Efendimizin âlemlere rahmet olarak gönderildiğini bildiren Enbiyâ suresinin 107. ayeti, İslâm'ın merhamet ufkunun genişliğini göstermektedir. İslâm, insanı kâinatın sorumsuz sahibi değil, kendisine emanet edilen nimetlerin sorumlu kullanıcısı olarak görmektedir. İslâm'ın hayatın tamamına hitap etmesi, din adına her davranışın meşru görülebileceği anlamına gelmez. Dinî değerlerle insanların şahsî menfaatleri birbirine karıştırılmamalıdır. İslâm adına yapılan yanlışlar, İslâm'ın doğruları olarak sunulmamalıdır. Dinin evrensel ilkeleriyle, dindar olduğunu söyleyen insanların uygulamaları aynı şey değildir. İslâm adaleti emrederken zulüm yapanın, emaneti korumayı emrederken ihanette bulunanın, doğruluğu öğütlerken yalan söyleyenin davranışı dinin değil, kendi ahlâkî zaafının göstergesidir.

İslâm'ın temel gayelerinden biri insanın dünya ve ahiret saadetini birlikte düşünmesidir. Dünya hayatını bütünüyle terk etmek de, ahireti unutarak yalnızca dünyaya yönelmek de İslâm'ın denge anlayışıyla bağdaşmaz. Kur'anda, "Allah'ın sana verdiğinden ahiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma." (Kasas,7) buyurulmaktadır. Bu ilahî ölçü, insanın hem dünyasını imar etmesini hem de ahiret sorumluluğunu unutmamasını istemektedir. Çalışmak, üretmek, kazanmak, aile kurmak, ilim öğrenmek, topluma hizmet etmek ve insanlığın yararına işler yapmak, helâl ve meşru ölçüler içerisinde değerlendirildiğinde dinî hayatın dışında değildir. İslâm'ı yalnızca ibadet mekânlarına hapsetmek, onun hayatı kuşatan mesajını eksik anlamaktır. Camide Allah'ın huzurunda eğilen başın, dışarıda haksızlık karşısında dik durması gerekir. Secdede merhamet isteyen insanın, sosyal hayatta merhamet göstermesi gerekir. Allah'tan bağışlanma dileyen kişinin, insanlara karşı affedici olması gerekir. İbadet, insanın Allah ile ilişkisini güçlendirirken, bu ilişkinin ahlâkî sonuçları insanlarla olan münasebetlerinde görülmelidir. İslâm, yaşanılan hayatı anlamlandıran ilahî rehberdir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.