FEYZİ HALICI VE "ZAMANA NAZAR KILMAK"

M.Halistin Kukul

 

        61 yıldır çıkardığı Çağrı Dergisi'nin, vefât ettiği  ay olan Ekim 2017 sayısının ikinci sayfasında  yayınlanan "İhlâs" başlıklı şiiri, ayrıca tahlil edilmeğe değer büyük bir şiirdir. Çağrı Dergisi'nin bu sayısı  bana ulaştıktan birkaç gün sonra,  Üstâd'ın vefât haberini  alınca, içimden, ne "tevâfuk"  diye geçirdim ve ancak bu kadar olabilir, dedim.

     Bu âhenk ve mânâ hârikası dokuz kıt'alık şiirinin üçüncü kıt'ası şöyle başlıyor:

                                  "Kubbeler dolu mânâ,

                                   Bir nazar kıl zamana"

        Ben de bundan ilhâm alarak, başlığımı,  "Feyzi Halıcı Ve  Zamana Nazar Kılmak" diye yazıp, vefâtının ardından  ikinci yazımı böyle yazmayı düşündüm.

       Çağrı'nın geçen ayki (Kasım 2017) sayısında yayınlanan "Feyzi Halıcı'dan Bize Kalan" başlıklı yazıma şöyle başlamışım: "O'nun ardından yazmanın zorluğunu biliyorum. İçim ağlaya ağlaya, yazmak zorunda olduğumun da idrâkindeyim. Sâdece, bana yaptıklarıyla değil; Türk siyâset, fikir, edebiyat ve şiir câmiasına yaptığı büyük hizmetlerinden dolayı, kalemimin takdîm edebildiği ölçü ve sınırda, O'ndan söz etmeliyim."

       Yine aynı yerde, yine aynı hislerle ardından yazmak istiyorum..

      "Zamana nazar kıla"bildiğimiz sürece, hayatın hakîkî mânâsını kavramaya gayret ederiz.  Bu "nazar",  asla, öyle alelâde bir bakış/göz atış/süzüş hattâ temâşâ değildir.  Bu "nazar", zâhiren, varlığı tespit edilen, sezilen, bilinen bir bakıştır ammâ, bu "nazar"ın öte cephesinde, bâtın'ında, ancak 'mânevî  nüfûz' ile ifade edebileceğimiz bir  'teveccüh'  tavrı vardır.

      Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: "Asr'a /zaman'a/çağ'a yemin ederim ki insanlar, muhakkak hüsran içindedir. Ancak îman edenlerle sâlih ameller işleyenler, bir de birbirlerine hakkı  ve sabrı tavsiye edenler ziyanda değildirler." (Asr Sûresi, 1,2,3)

        İşte, ben,  "Kubbeler  dolu mânâ,/Bir nazar kıl zamana" mısrâlarını bu yol üzerinde arıyor ve anlıyorum.

      Şiirden bir bölüm  daha yazarsam, mes'eleye biraz  daha açıklık kazandırmış olurum:

                        "Bir gör ki hâlin nice,

                          Hakk'a sarıl iyice.

                          Hem dahi gündüz gece

                          Lâ ilâhe illallah

                          Muhammed Rasulallah..

                         

                          Ecel gelir vakta ki,

                          Kul ölür, Allah bakî

                          Bülbüller gibi şakı

                          Lâ ilâhe illallah

                          Muhammed Rasulallah.."

      Kim, bana, bir Feyzi Halıcı portresi çiz, dese, O'nu târîf için bu mısrâlarının kâfi olduğunu söylerim.

      Feyzi Halıcı'nın, hayatında rehber edindiği, fikri ile zikrinin müşterek yürüyüşü budur!

      Bu yürüyüş, öyle, bâzılarının sandığı gibi, sathî bir yürüyüş değildir. Zahmetli, meşakkatli, çileli bir koşturuştur...İş, zâhirinde  böyle görünür de, içi başkadır.

      Kendisine ithâf ettiğim ve  2004 yılında kendisi tarafından bastırılıp dağıttığımız "Post-Nişîn'e Mektuplar"  adlı kitabımdan, iki hâtıra/iki bölüm nakledeceğim.

       "Her Âletin Bir Tarifesi Vardır" başlığını taşıyan hâtıramın son kısmı şöyle:

        "Üstâdım;

         Konya'ya, Mevlâna'yı ziyârete giderken otobüste bana ne demiştiniz hatırlıyor musunuz! Hani, Ankara'dan hareket ettikten sonra, arka koltuğa çekilmiştiniz ya..O zaman!

        Size "Hasta mısınız?" demiştim de, siz, fısıltı ile - riyâdan uzak durmak için- kulağıma: "Ben, her sabah Kur'ân-ı  Kerîm okurum. Kur'ân okumadan hiçbir zaman iş yapmam" demiştiniz.

      O mübârek Ramazan gününün ferahlığı, bu sözlerinizle benliğimi daha da doldurmuştu.

       Aradan senelerin geçmesi, o güzel anların hasretini artırdı desem, bana inanınız!

       "Dosdoğru ol!" emrini aklımdan hiç mi hiç çıkarmam! Aslâ! "

       (Bknz. M. Halistin Kukul, Post-Nişîn'e Mektuplar, Ankara 2004, Sf. 70)

      İkincisi, "Kubbe-i Hadrâ" başlığını taşıyor:

       "Üstâdım;

        Kubbe-i Hadrâ'nın önünde duran bu adamı hayli merak etmiştim. Duruşunu, bakışını, süzüşünü, boyun büküşünü, mırıldanışını, yalvarışını, tevâzûsunu çok iyi tanıyordum.

        Merak bu ya!..Adı merak...Mâdemki çok iyi tanıyorum, niye merak ediyordum? Nasıl iş bu, böyle?

        Mevlâna kapısında durmak öyle kolay mı sanıyorsun! Elbette bu soru sana değil..Haddime mi bu? Kendime soruyorum: Mevlâna kapısında durmak öyle kolay mı?

     Kolay değil, çünkü: Herkes, o kapıda ayakta kalamaz. Basit, küçük, mızmız, hesapların kapısı değil o kapı. Muhterislerin, kibirlilerin, zâlimlerin, riyâkârların, yalancıların...kapısı değil ora!..

      İşte sen, o kapının önündeydin ve ayakta duruyordun. Az iş mi bu..Az iş mi?

      Yıldızlarla kucaklaştığın zaman, ben, yine hep seni seyrediyorum. Zîrâ, sevgi bütün acıların tek merhemidir." (Bknz. a.,g.,e., Sf. 13)

       Feyzi Halıcı, bir gönül adamıdır. Bir aşk ve muhabbet adamıdır.  

      Selçukya Güzellemesi'nde diyor ki: "Toprağın, güneşin ve suyun güç verip renklendirdiği çiçeklerden bir bahçe yapmasını bileceksin! Mükemmel bir gönül bahçesi. Kinlerden, kötülüklerden arınacaksın! Yalınayak bir sedef pelerin içinde sevgiden, minyatür arzuhal olacaksın! İnce oyalı, hoş görülü mısralar dilinde. Yürüyeceksin, yaşama sevincinin bembeyaz sahilinde! Bütün kilometreler senin, bütün güvercinler senin, bütün teraziler  ve ölçekler senin! Taşır, zamanlardan; taşır, gönüllerden her defasında ben olan seni! Açma, uzat ellerini!..İstemek, almak için değil, sunmak için. Sadece ve sadece gönül kapılarını ardına kadar aç!"

       Azîz Üstâd!..Yaptığın kıymetli hizmetlerin âhiret sermayen olsun! Rabb'im mekânını cennet eylesin! Rûhun şâd olsun!..Âmîn!..

ÇAĞRI DERGİSİ, YIL: 61, SAYI: 697, ARALIK 2017, SF. 4-5

   

     

    

    

    

     

 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.